Leylâ Erbil ve bu cehennemin mimarları

Düşündüm; “bu cehennemi kim yarattı?” diye, herhalde sadece AKP olamaz değil mi? Sonra, son soluğuna dek aydın olma bilinci taşıyan, bir an olsun geri adım atmayan Leylâ Erbil’i yazmaya karar verdim.

24 Ocak 2020 Cuma, 14:40
Abone Ol google-news

1- Leylâ Erbil’i hem okur olarak hem dost olarak geç tanıdım. İlk karşılaşmamız Füsun Akatlı sayesinde olmuştu. O güzel gözleriyle derinlemesine beni süzmüş, bir iki soru ile yoklamıştı. Kolay açılan biri olmadığını düşündümdü. Bir zaman sonra televizyon programlarımı takip ettiğini öğrendim. Dergilerdeki yazılarımı okuyordu. Kitaplarımdan bazılarını da okumuştu, bir öğle yemeğine davet etti. Tabii bende büyük heyecan... Cüce’nin, Mektup Aşkları’nın, Kalan’ın büyük yazarı ile uzunca bir yemek olacaktı. 

Kapıda karşıladı, biraz sohbetin ardından masaya geçtik. Dünya güzeli insan eşi Mehmet Bey piyano çalmaya başladı. Harika valsleri birbiri ardına sıraladı. Güldü. “Artık gözler görmüyor, notalarla işim yok, eller yolu buluyor” dedi. Edebiyattan, siyasetten konuşmaya başladık. Keskin bakışları üzerimdeydi Leylâ Hanım’ın. Ne yalan söyleyeyim, bir tür sınavda sayıyordum kendimi, hata yapmaktan ürküyordum.


2- “Yazgıcılar” romanım yayımlanmıştı. Yine bir öğle yemeği daveti aldım. Masasında duruyordu kitap, belli ki okumuştu. İlkin “Aykırı Sorular”ı ne denli sevdiğinden söz açtı. Akşamları izlermiş meğer. Ben konu romana gelsin istiyordum. Güzel sözler ettikten sonra: “Sizin kitaplarınız ne çok satıyor Enver” dedi. Şaşırdım. O güne dek en çok basılan kitabım altı bin adetti. Söyledim bunu. Erbil: “Benim hiçbir kitabım dört bini bulmadı” dedi. Güldü.

Bir an kent duvarlarında boy boy fotoğrafı olan isimler geldi aklıma. Listelerde üst sırada görünmek için entrikalara başvuranlar. Yetmez gibi, bir de artık eleştirmen kurumu çoktan çökmüş olduğu için, doğru dürüst ölçü tde konulamıyordu. Yolunda yürümekten hiç vazgeçmeyen bir yazarın, dilini kurma sürecini düşündüm. Leylâ Hanım sadece ve sadece kendi olarak kaldı. Ardından övgüler düzenlerin pek çoğunu sevdiğini de sanmıyorum. Cenazelerdeki ikiyüzlülük çıldırtıcı!


3- Demir Özlü çok önemli bir yazar. O da gösterişten uzak olmayı yeğleyenlerden, Leylâ Hanım’ın arkadaşı. Hangisiydi anımsamıyorum, bir öğle yemeğinde o da katılacaktı aramıza. Heyecan duydum. Lakin benim onayımı istermiş, rahatsızlık vermekten hoşlanmazmış. “Onur duyarım” dedim. Leylâ Hanım: “Bana söylemeyeceksin, Demir senden telefon bekliyor” dedi. Hemen aradım. Yemek sonrası Teşvikiye Camii’nde bir cenaze vardı, hep birlikte katıldık. Kimdi anımsamıyorum. Sahte kalabalık boy gösterirken biz kenarda durduyduk. 

Demir Özlü’nün koluna girdi Leylâ Erbil ve bir şeyler içmek için, iki dost söyleşerek uzaklaştılar. Aklıma kazınmış o fotoğraf.


4- AKP’den çok rahatsızdı Leylâ Hanım. Toplumsal hareketleri yakından izliyordu. Havacılık çalışanlarının direnişine desteğe, çok hasta olmasına karşın gitti. 1 Mayıs’ta Taksim’in yolunu tuttu. Yazar, yaratısında ne denli kapalı, hatta anlaşılmamayı göze alsa da, toplumsal meselelerde o derece özenliydi. Ondan öğrendiğim en önemli mesele budur. İşçi sınıfından umudu var mıydı, değişime, devrime inancı ne orandaydı bilemiyorum. Ama görevlerini, sorumluluklarını eksiksiz yerine getirdi. “Aydın kimdir?” tartışması sürerken çok netti.


5- Erkek egemen edebiyat dünyasına savaş açmış gibiydi. Yarışmalara, oralardaki üç ahbap çavuş ilişkilerine yüz vermedi. Romanlarının girişine “Bu roman hiçbir yarışmaya katılmamıştır” ibaresi koyması bundandır. Sırdaş olduğu kesin Leylâ Hanım’ın. Kimlerin kara kutusu oldu kim bilir? Kendi dertlerini, sorunlarını açtığını sanmıyorum. Kolay güvenen biri değildi. Karşısında kimi zaman kendimi sorguda gibi hissettiğim oldu. Ama bu kötücül değil, daha çok yanlış yapmaktan kaçınma kaygısıydı. Titizliğini seziyordum. Belki dostluğunu kazanacak kadar yakın olmadık Leylâ Hanım’la, ama birlikte, uzunca söyleşecek olanak buldum, talihli sayıyorum kendimi.


6- Ahmet Oktay’ın evindeydik. Leylâ Hanım’la uzunca telefonda konuştu. Nasıl sıcak, güven dolu, düşünsel derinliği olan bir dostluk olduğuna kulak misafiri oldum. Ya o gün, ya bir gün önce Adalet Ağaoğlu Hürriyet’in manşetinden AKP’ye destek veriyor, vesayete(!) savaş açıyordu. Kararmıştı Ahmet Oktay’ın yüzü. “Ah Adalet niye?” dediğini gün gibi anımsıyorum. Abdullah Gül’ün masasına oturmalar, o günün Taraf gazetesinin peşine takılmak falan. Ahmet Oktay: “Bu neyin çabası, olacağını olmuşsun, bu saatten sonra hangi şöhret için” demişti. O gün düşündüydüm; ya Leylâ Erbil gibi yaşayacaksın ya da... 


7- Geçen gün sosyal medyada ağızları şapırdatarak yemek yiyenlerin dolduğu bir sofrada İlber Ortaylı ve Celal Şengör’ü gördüm. İki meşhur kişi. Biri Kenan Evren “dışkı yedirdiyse haklıdır” diyen, generallerle telefonda konuştuğunda ayağa kalkmasıyla övünen Şengör. Diğeri AKP’li yıllarda güzel bir magazin figürü olan, Saray’la arasını hep iyi tutmuş, kitaplarında son okuma yapmaya bile vakti olmayan tarihçi Ortaylı. Komünizmle dalga geçiliyordu sofrada ve pek çok başka şeyle... İşte ülkemin aydını, sevileni onlardı. Bir de ağızlarına Behice Boran’ı almışlardı...

Düşündüm; “bu cehennemi kim yarattı?” diye, herhalde sadece AKP olamaz değil mi? Sonra, son soluğuna dek aydın olma bilinci taşıyan, bir an olsun geri adım atmayan Leylâ Erbil’i yazmaya karar verdim.