Mollaların Gölgesinde/ 8

Rıza Şah bir yandan otoritesini pekiştirirken bir yandan da ülkeyi düzenli ordu, altyapı ve sanayi tesislerine kavuşturdu.

10 Ağustos 2009 Pazartesi, 10:55
Abone Ol google-news

Sasaniler, Gazneliler, İlhanlılar, Selçuklular ve son olarak Safeviler gibi güçlü devletleri bağrında barındırmış İran, Kaçar hanedanlığı boyunca devlet olmanın gereklerini yerine getiremeyen, üzerinde yabancıların ve yerel aşiretlerin racon kestiği bir ülke olarak varlığını sürdürdü.

Devletin olmazsa olmaz kurumları olan düzenli ordu, maliye, gümrük, ulaştırma kurumları yabancılara ihale edilmiş, madenleri üzerinde söz hakkı bulunmayan, başkent Tahran dışında sözü geçmeyen merkezi otoriteden yoksun bir ülke devraldı Rıza Şah.

İngiltere’nin örtülü darbesiyle iktidara geldiği için açıktan bu ülkeye açıktan tavır alması beklenemezdi. Ancak dikkat çekici bir milliyetçi görünümü de vardı Rıza Şah’ın. Gerçi o dönemde gerek ülkenin içinde bulunduğu olumsuz koşullar, gerek Sovyet devrimi ve gerekse İngiltere kolonilerinde başlayan anti-emperyalist hareketlerin İran’a yansıması kaçınılmazdı ve Rıza Şah’ın da buna aykırı bir görüntü vermesi işini zorlaştırabilirdi. O nedenle dengeli davranmaya özen gösterdi. İngiltere’nin İran üzerindeki açık tahakkümünü belli bir seviyede tutmak için önce iktidarını sağlamlaştıracak önlemlere yöneldi. Yapısı gereği sert olan Rıza Şah, ülkenin her köşesinde mutlak otoritesini kabul ettirmek için düzenli bir ordu kurması gerektiğinin bilincindeydi. Düzenli ordu oluşturuncaya kadar ülkenin her köşesine korku salacak eylemleri bilinçli olarak birbiri ardınca sergiledi. Özellikle ülkenin uzak diyarlarında başına buyruk yaşayan, yerel beylik gibi hareket eden, vergi vermeyen, isyan çıkaran aşiretleri hizaya getirmek için adının dehşetle anılmasını istiyordu. Yaptığı eylemlerle bunu başardı da.

Rıza Şah'ın despotizmi

Acımasızlığının en çarpıcı örneği, ekmek fiyatlarını yükseltmek için buğday stoklayan fırıncılara ibret olsun diye bir fırıncıyı canlı canlı fırına atıp yaktırmasıydı. Kadınların peçe takmasını yasaklamış, erkeklere camide namaz kılarken secde sırasında alınlarının yere değmemesi için ağızlık takmaları koşulunu getirmişti. Din adamlarının bu emirleri protesto için Horasan Camisi’nde toplandığı haberini alan Şah, askerlerine camiyi basıp protestocuları öldürme emri verdi. Askerlerin camiyi basması sonucu yüzü aşkın insan öldü. Rıza Şah’ın despotizminin tek mağdurları din adamları değildi elbette. Başta Kürtler ve Azeriler olmak üzere azınlıklar, sendikacılar, gazeteciler, sosyalistler ve onun rızası dışında seçimlerde aday olmakta ısrar edenler Şah’ın gazabından paylarına düşeni aldılar. Şah’a muhalefet etmek teamüden vatana ihanet demekti. Bu suçu işleyenler, ya idam ediliyor ya da “faili meçhul”e kurban gidiyordu. Parlamento görünürde açıktı ama seçimlerde Şah’ın onayını almadan aday olmak kimsenin haddi değildi. Milletvekili adaylarını bizzat kendisi seçerdi. Ona rağmen aday olmakta diretenleri hapis ya da sürgün bekliyordu.

Yabancılara tanınan imtiyazlar kaldırıldı

Bir yandan akıl almaz baskı ve zulümle ülkeyi yöneten Rıza Şah, öte yandan İran’ı yeniden inşa ediyordu. Merkezi ve kurumsallaşmış devlet yapısından söz edilemeyecek İran’da inanılmaz bir dönüşüm sağladı.

Şah, önceliği düzenli ordu kurmaya verdi. Ülke içinde kendisine karşı olabilecek muhtemel isyanları bastırmak için düzenli bir orduyu kısa sürede oluşturdu. Bu ordunun finansmanını sağlamak için petrol rafineri kiralarını yükseltti, temel gıda ve tüketim mallarını devlet tekeline aldı, etkin bir vergi toplama sistemi kurdu, tüketim mallarına ve arazilere yüksek vergiler koydu. 1925 yılında zorunlu askerlik yasasını çıkararak asker sayısını kısa sürede önce 20 bine, onu takip eden ilk on yılda da yüz binin üzerine çıkardı. Askeri okullar ve silah üretimi için gerekli tesisleri de kısa sürede inşa etti. Oğlu Muhammed Rıza’yı da ordunun başına getirerek kendisini güvenceye almış oldu.

Yabancı devletlere tanınan imtiyazları kaldırdı. Demiryolları, karayolları, limanlar, ülkenin ihtiyacı olan tüketim malları için 300 kadar sanayi tesisi, hastaneler, üniversiteler, radyoevleri, elektrik santralları kurdu. İran adeta yeniden inşa ediliyordu. Elbette İran’ın yeniden inşası hem ülkenin hem de Şah’ın kazancının katlanarak artmasına neden oluyordu. Rıza Şah, kısa sürede dudak uçuklatacak bir servete ulaşmıştı. Arazi düşkünlüğüyle tanınan Şah, büyük toprak sahiplerinin arazilerini ya haciz yoluyla ya da kâğıt üzerindeki fiyattan satmaları için baskı uygulayarak al koyuyordu. Şah öldüğünde, bankada 3 milyon Sterlin parası, 1 milyon 200 bin hektar da verimli toprağı bulunuyordu.



Rıza Şah usulü reform

Rıza Şah’ın iflah olmaz bir reform hastalığı vardı. Ancak bu reformların zamanını ve zeminini hiç hesaba katmaz, karşı çıkanın başına demir yumruğunu indirirdi. Reformlarını hayranlıkla izlediği Mustafa Kemal’le tanışmak ve onun eseri olan modern Türkiye Cumhuriyeti’ni yakından tanımak için 1934 yılında Türkiye’ye geldi. Ancak modern ve laik Türkiye’nin geldiği aşama karşısında dudağı uçukladı ve inanılmaz bir hırsla ülkesine döndü. Mustafa Kemal’in yaptıklarının daha fazlasını gerçekleştirmek için her yolu denemeye kararlıydı. Fakat Mustafa Kemal’in sahip olduğu devlet adamlığı, politik zekâ, sabır ve vizyonunun onda birinin bile kendisinde olmadığını unutuyordu. Bir diğer unuttuğu konu da Mustafa Kemal’in ulusal bir kahraman olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin merkezi ve kurumsal bir devlet mekanizmasının üzerine bina edildiğiydi. Bütün bunların farkında olmayan Şah, otoritesi ile her şeyin üstesinden geleceğini düşünüyordu. Ayrıca sonraki yıllarda gerek icraatları gerekse ilişkilerinden da anlaşıldı ki, Rıza Şah’ın asıl hayran olduğu devlet adamları Mussolini ile Hitler’di. Rıza Şah, reformlarına kılık kıyafetten başladı. Hemen bir kılık kıyafet kanunu çıkardı. Yerel giysiler ve fes giyimini yasakladı.

Devlet memuru din adamları dışında yetişkin bütün erkeklerin pantolon-ceket, fötr şapka giymesi zorunluydu. Kadınların peçe takmadan sokakta dolaşmaları, sinemaya, lokantaya gitmeleri, akrabaları olmayan erkeklerle alenen konuşmaları ve bu erkeklerle körüğü örtülmediği sürece aynı faytona binebilmeleri için izin verdi.

Eğitimi devlet denetimine aldı. Misyonerlerin ve dinsel azınlıkların açtığı okulları devletleştirdi. O zamana kadar dış dünyada Persia olarak anılan ülkenin adını bir kararname ile İran olarak değiştirdi. Yurtdışından gelen ve üzerinde Persia yazan bütün postaları açılmadan geri göndertti. Yargı sistemini de kökten değiştirdi. Evlilik, boşanma gibi işlemleri din adamlarından alıp noterlere devretti. Kadın öğretmenler derslere başı açık gireceklerdi. Yüksek rütbeli subayların eşlerinin peçesiz dolaşması zorunluydu.


Ulemayla yıldızı barışmadı

Rıza Şah din ve din adamlarıyla ilişkisinde inişli çıkışlı bir grafik çizdi. Bir yandan medreselere yüklü para yardımında bulunuyor, ülkeden kaçan müçtehitleri ülkeye davet ediyor, yaşlı müçtehitlere saygıda kusur etmiyor, hacca, Kerbela’ya ve Necef’e gitme geleneklerini sürdürüyor bir yandan da sesini yükselten ulemanın bulunduğu medrese ve camileri bastırıp yüzlerce kişinin gözünü kırpmadan öldürülmesini emredebiliyordu. Ancak iktidarı sırasında ulemayla daha çok kavga ettiği de bir gerçek.

İktidarının başlarında ulemayla sıcak ilişkiler kuran Rıza Şah, dizginleri eline alınca dini devletin denetimi altına almaya yöneldi. O güne kadar kimsenin çiğnemeye cesaret edemediği dini teamüllere aykırı davranmaktan çekinmedi. 1928 yılında Kraliçe, Kum’daki bir türbeyi ziyaretinde, başını açınca türbede bulunan Ayetullah Befki, Kraliçe’ye şu mesajı gönderdi: “Eğer Müslüman değilseniz neden türbeye geldiniz? Yok eğer Müslüman iseniz neden örtülü değilsiniz?” Şah, bu mesaja hiçbir karşılık vermedi. Ancak Befki, öfkesini bu kez kalabalığın önünde gösterip Şah’ı kötüleyen bir hutbe verince Rıza Şah öfkeden kudurdu. Bizzat Kum’a giden Şah, türbeye botlarıyla girdi ve Ayetullah Befki’yi önce halkın gözü önünde kamçıladı, sonra da tutuklattı.

Ulema içinde kimlerin resmi din adamı olacağına kendisi karar veriyordu. Camilerde ve okullarda dini eğitimi verecek din adamları, zorunlu hale getirilen din derslerinde devletin belirlediği müfredata uymak zorundaydı. Uymak zorunda oldukları bir kural da, kıyafet yönetmeliğiydi. Devlet memuru olan din adamları sarık ve cüppe yerine takım elbise ve şapka giyeceklerdi.

Kamusal alanda çarşaf yasağı

Şah’ın dini konularda getirdiği zorunluluklara her gün bir yenisi ekleniyordu. Yas günlerini bir güne indirip, bu günlerde camilerde sandalyelere oturma zorunluluğu getirdi. Meşhed türbesiyle İsfahan Camisi’ni turistlere açtı. Ramazan’da iftar saatinin top atışıyla ilanını ve oruç zamanları mesai saatinin kısaltılmasını yasakladı. Dini kuruluşların yönetimini de Din Vakıflar Müdürlüğü’nden alıp Eğitim Bakanlığı’na devretti. Kamu kurumlarında yerlere kadar uzanan çarşaf giyilmesi de yasaklandı. Halka açık toplu gösterilere kadınların başı açık gelmesi için emir verdi.

Ervanda Abrahmıan’a göre, Şah, 1928’de Kum kentindeki türbeye saldırdığından beri din adamlarıyla arasında için için tüten bir çatışma ateşi ile yanıp tutuşuyordu:

“Rıza Şah, bazılarına göre kimin sözünün geçtiğini göstermek üzere tasarladığı bir dizi tartışmalı icraat yaparak krizi körüklüyordu. Çıkardığı yeni kıyafet kanunuyla Pehlevi şapkasının yerine, beynelmilel fötr şapka takılmasını hükme bağladı. Ama bu yeni şapka, dindarların namaz kılarken alınlarını yere değdirmesini engelliyordu -halbuki ibadet kuralları bunun aksini gerektiriyordu.

Beklenen toplumsal tepki 1935 yılında geldi. Meşhed türbesinin 1911’de Ruslar tarafından bombalanmasının yıldönümünde, oranın yerlisi bir vaiz fırsatı değerlendirip yalnızca bu ‘Kâfir icatları’ hakkında değil, hükümetin gemi azıya almış yozlaşması ve ağır tüketici vergileri aleyhine de sözler söyledi. Bunu duyan pazaryerindeki kalabalıklarla komşu köyler türbeye sığındılar. ‘Şah yeni Yezit’tir ve ‘İmam Hüseyin bizi şeytan Şah’tan korusun’ diye bağırıyorlardı. Yerel yetkililer dört gün boyunca çaresizlik içinde olup bitene seyirci kalmışlardı, çünkü şehir polisi ve taşradaki askeri tabur türbeye girmeyi reddediyordu. Azerbaycan’dan takviye kuvvetler gelip de türbeye girene dek bu böyle sürüp gitmişti. İki yüz sivil ağır yaralandı, aralarında kadınlarla çocukların da olduğu yüzden fazla insan da yaşamını yitirdi. Ertesi aylarda türbe bekçisi ve ateş etmeyi reddeden üç asker idam edildi.” (Ervand Abrahamıan-Modern İran Tarihi)

Nazi hayranlığı başını yedi

Ulema ve dindarların, Şah’ın gitmesi için 1941 yılına kadar beklemesi gerekecekti. Rıza Şah’ın Hitler’e olan hayranlığı diktatörlüğünün de sonunu hazırladı. II. Dünya Savaşı sırasında, Alman ajanlarının at oynattığı İran, Müttefik güçlerin uykularını kaçırıyorlardı. Almanların İran’dan cephe açacağı endişesiyle İngiltere ve Sovyetler Birliği yabancısı olmadıkları İran topraklarına 25 Ağustos 1941 yılında çıkartma yaptı. İran’ın stratejik noktalarını ele geçiren müttefik güçlerin komutanları, Şah’tan Almanya ile bağlarını kopartmasını ve topraklarının müttefik orduları tarafından kullanılmasına izin vermesini. Ancak o Almanya’ya karşı bir cephenin yanında yer almak istemiyordu. 16 Eylül 1941’de görevinden ayrıldı. Yerine oğlu Muhammet Rıza tahta çıktı. Kendisi de üç yıl sonra Johannesburg’da öldü.



Gözü pek bir milliyetçinin doğuşu

Müttefik güçlerin İran’ı işgalinin görünen nedeni Rıza Şah’ın Almanya ile flörtüydü. Ancak asıl neden İran petrolünün denetimini elden kaçırmamak ve bu ülkeden Sovyetler’in içine bir karayolu hattı açmaktı. Bu sayede İngiltere zaten söz sahibi olduğu İran petrolünün, Sovyetler ise askeri malzemelerin sevkIyatını garanti altına almış olacaktı. Almanya’ya göz kırpan Rıza Şah’ın tahtta kalması riskti. Bu risk, Rıza Şah’ı tahttan indirip yerine etkisiz ve silik olan oğlunu geçirerek önlendi.

Müttefik güçler Birinci Dünya Savaşı’nda yaptıkları paylaşımı bir kez daha tekrarlayıp İran’ı üçe böldüler. Kuzeyi Rusya, güneyi İngiltere almış, orta İran ise merkezi hükümete bırakılmıştı. Muhammed Rıza, müttefiklere her türlü destek verme taahhüdünde bulunurken ülke içinde de babasının olumsuz imajını düzeltmek için çabalara girişti. İlk adımda babasının zimmetine geçirdiği paradan 600 milyon Riyali ile babasının gayrı yasal yollarla ele geçirdiği devlete iade etti. Ulema ile barışmak için dini vakıfları serbest bıraktı, peçe yasağını kaldırdı.

Bu arada Rıza Şah’ın otoriter yönetimi altında başlarını kaldıramayan işçi sendikaları ve siyasal partiler savaşın da bitmesiyle hareketlenmeye başladı. 1946 Mart’ında Abadan’daki petrol işçileri greve çıktılar. Daha iyi çalışma koşulları ve İran Çalışma Kanunları’na geçerli olması için yürüyüşe geçen işçilerin talepleri petrol kuyularını çalıştıran İngilizler tarafından reddedildi. İşçilerin üzerine yerel kabilelerinin silahlı güçlerini saldırtan İngilizler, işçilerin onlarca ölüye karşın direnişi sürdürdüğünü görünce İran Çalışma Kanunları’nı kabul etmek zorunda kaldı.

İran Meclisi’nde de hareketlenmeler başlamıştı. 1947 yılında yabancılara tanınan imtiyazların sınırlandırılmasını ve İngiliz petrol şirketi Anglo-İranian’ın sahip olduğu imtiyazın yeniden gözden geçirilmesini öngören kanun mecliste kabul edildi. Bu kanunun müellifi Rıza Şah tarafından milletvekilliğinden uzaklaştırılan Muhammed Musaddık’tan başkası değildi. Anımsanacağı gibi Rıza Şah’ın tek adamlığına karşı çıkan beş milletvekilinden biriydi Musaddık.

İkinci Rıza Şah dönemindeki 14. mecliste belli başlı dört fraksiyon vardı. Bunlar; Azadi (liberaller), Fraksiyon-u Aşair (Aşiretler fraksiyonu-Demokratlar), İttihad-ı Milli (Ulusal Birlik) ve Mihan (Anayurt) gibi fraksiyonların yanında aralarında Muhammed Musaddık, Rıza Şah’ın ilk Başbakanı Seyyid Ziya, öldürülen bakanın oğlu Timurtaş ve Rahman Haletbari den oluşan beş de bağımsız milletvekili bulunuyordu.

Oğul Rıza Pehlevi, tahta çıktığı ilk yıllarda meşrutiyetçi bir politika izledi. Ancak babası gibi ordu başkanlığını da yürütmenin verdiği özgüvenle meclisin yetkilerine karışmaya başladı. Başbakanları, bakanları keyfi olarak görevden alıp yenilerini atıyor, mali konulara müdahale ediyor, babasının politikalarına dönme yolunda adımlar atıyordu. Diktatürlüğünü kurmak için aradığı bahaneyi kendisine karşı yapılan başarısız suikast girişimiyle bulmuş oldu. 4 Şubat 1949’da Tahran Üniversitesi ziyareti sırasında yanına yaklaşan biri tabancasını Şah’a yönelterek ateşledi. Şah yanağından ve omzundan yaralandı. Şah, bu suikastı muhaliflerini ortadan kaldırmak için fırsata çevirdi. Ülkede olağanüstü hal ilan etti. Komünist Tudeh Partisi’ni yasakladı, dini lider Kaşani’yi Beyrut’a Muhammed Musaddık’ı Horasan’a sürgüne gönderdi. Muhalif gazeteleri de kapattı.