Mutluluğun resmini yapabilir miyiz

Halktır Nâzım Hikmet, mazlum olandır, mazlumun yanında duran. Emek tezgâhının başında ya da memleketinden insan manzaralarında... Türkiye’sini çok sevendir hep.

03 Haziran 2020 Çarşamba, 02:00
Abone Ol google-news

İnsanlar, bizi çağırıyor bakın Şair, kitaplar, ağaçlar, balıklar için. Buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için. Üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için. Sahi kim o trenin alt ranzasında uyuyan kirpikleri mavi, saçları saman sarısı? Kim olabilir bir de bizden başka? Bizim için bizi bize çağırdığı, biz yoluna? Yolun yalan sevmez değişkenliği, vericiliği, alıcılığı, sonsuz halleri, haller içinden geçerkenki kendini bilişi, özgüveni ile sarsılmasız onuru karşısında şaşıp kalan. Gelinen ya da gidilen yerden çok daha sevilen yolculuğun o sihri, o dilsiz öğreticiliği karşısında donakalan, tüm rağmenlere rağmen, hâlâ. Çünkü “Bir şair yolculuk ediyor, bir denizinde dünyamızın, bakarak bir yıldıza. Yolculuk ediyor şairin biri, yıldızlardan birinde bir denizde, bakarak dünyamıza. Yolculuk ediyor şairler, denizlerinde kâinatın, bakarak birbirine...” Ve 3 Haziran 1963’te gittiği yerin denizlerinden bize bakıp tüm dünyaya sözünü söylüyor çünkü Nâzım Hikmet hâlâ.

NÂZIM’A BİR GÜZ ÇELENGİ

Pablo Neruda, ardından yazdığı şiirinde (Nâzım’a Bir Güz Çelengi, Pablo Neruda, Çev. Ataol Behramoğlu) “Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum. Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan. Halkların kavgasını ve kavgamı benim. Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...” der. Halktır çünkü Nâzım Hikmet, mazlum olandır, mazlumun yanında duran. Emek tezgâhının başında ya da memleketinden insan manzaralarında... Türkiye’sini çok sevendir hep. Diğer tüm coğrafyaları da, tüm insanlığı. Şiirde, düzyazıda, tiyatro oyununda hep güçlüdür elinde tuttuğu kalem. Sadece Türkçe okunuşunda saklı değildir yaşamak, sevmek, çalışmak, dövüşmek ve üleşmek, çevirilerini okuyanlarca da hemen görülür düşüncesinin ışığı, kalbindeki engin, sözünün evrenseli saran büyüklüğü. İnsanın, dünyanın, yurdun haberini, ağacın, kuşun, kurdun haberini, seher vakitlerinde yahut gecenin ortasında taşır insanlara yüreğinin çantasında. Neler yok ki o çantada. Uzun mu uzun ya da kıpkısa olduğu kadar yoğun şiirler. Yurt, yurt sevgisi, yurt özlemi, tarih, ulus, barış, savaş, açlık, yokluk, yoksulluk, kahramanlar, şehitler, merhamet, şefkat, köy, kent, emek, emekçiler, hapishane, aşk, ayrılık, kalp kırıklığı, gündelik yaşam, doğa, çocuk, yaşlılık, hastalık, ölüm, ay, uzay, evren, iyilik, iyimserlik, düş, umut...

Sevdadan da barıştan da...

“Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılâptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki, okuyucum bende, yahut bizde, bütün duygularının ifadesini bulabilsin...” diyen Nâzım Hikmet Türk şiirini yenilemiştir. 

Bir soru: Kafamızı çıkarıp dolaba kilitlesek bir haftalığına, karanlığına boş bir dolabın, omuzlarımıza bir çınar diksek kafamızın yerine, uyusak gölgesinde bir haftalığına... Nâzım’ın dediği gibi. Elbette mutluluğun resmini yapabiliriz. Yapabilir miyiz?