Neden yalnızlık gerçekten Allah’a mahsustur?

‘Ben’ diye bir şeyin varolması ancak ‘Sen’ diye bir şeyin varolmasıyla mümkündür.

01 Mayıs 2021 Cumartesi, 15:58
Neden yalnızlık gerçekten Allah’a mahsustur?
Abone Ol google-news

İnsan ilişkisel bir varlıktır. Ancak ilişki içinde kendini ötekine göre anlayabilir, kendinin farkına varabilir, kendini tanımlayabilir. Olanaklarını ve sınırlılıklarını öğrenir. ‘Ben’ diye bir şeyin varolması ancak ‘Sen’ diye bir şeyin varolmasıyla mümkündür. Elbette bedeni olan bir canlı olarak insandan söz etmiyorum, tinsel bir varlık olarak ‘Ben’ burada söz konusu olan.  

Düşünün bir; yeryüzünde cansız varlıkların tümü, bitkiler, hayvanlar var ve bir de siz varsınız. İnsan olarak yalnızca ‘Siz’. Elbette bitkiler ve hayvanlarla bir ilişki geliştirerek bir benlik yaratırsınız kendinize ama bugün tanımladığımız anlamda bir ‘Ben’e sahip olan bir insan olmazsınız. Çünkü insan ancak ötekinin farkına vardıkça kendisinin başka biri olduğunun ayırdına varır ve kendini tanımlayabilmek için benliğinin sınırlarını çizmeye başlar. 

Bu anlamda benlik kendimizin dışındaki dünyadan kendimizi ayrıştırmamız anlamına gelir – en azından ayrıştırma çabası anlamına gelir. Benliğimizi tanımlayabilmek için ötekine ve dünyaya karşı çizdiğimiz sınırlar kendimizi koruyabilmek için de gereklidir. Sınırlarımızın nerede olduğunu bilirsek, ötekinin bize ne kadar yaklaşmasına izin vereceğimizi ve hangi yakınlığın bizim için bir tehdit, bir tehlike olduğunu bilebiliriz. 

Ama kendimizi korumak, bir benlik sahibi olmak için çizdiğimiz sınırlar, bunu yaparken hedeflemediğimiz başka bir şeye daha neden olurlar. Sınır denen şey, ‘Ben’i ötekilerden ve dünyanın geri kalanından ayırır, bir anlamda izole eder ve yalnızlaştırır. Bizi eksiltir. Ötekinin varlığı bu anlamda bir eksilmedir. 

Ben bir eksilmedir. 

Ne kadar ‘Ben’ olursak o kadar da eksik kalırız. Bu ölüm kadar trajiktir dersem abarttığım düşünülebilir elbette ama izin verin nörobiyolojik olarak açıklamaya çalışayım. 

İnsan yavrusu erken doğmuş bir canlıdır. Takriben on sekiz ay kadar erken. Kediler, köpekler en geç iki ay içinde annesine bağımlı olmaktan kurtulur ve hayatına kendi başına devam edebilir. Oysa insan yavrusu erken doğduğu için uzanıp anne memesinden süt bile içemez. Her şey ama her şey için annesine muhtaçtır, ona bağımlıdır. Bağlıdır demiyorum. Bağlılık daha sonra gelişen bir ‘huy’dur, Aristoteles’in erdemin ne olduğunu tanımlarken kullandığı bir kavrama başvurursak. Yapa yapa geliştirdiğimiz bir huydur bağlılık. Güvenli bir bağ geliştirebilmemiz annemizin tutumuna bağlıdır, bu anlamda geliştirdiğimiz bağın iyi bir huy, yani erdem olabilmesi annemizin bize olan tutumuyla ilgilidir. 

Devam edelim. Emekleyerek buzdolabına kadar gidebilmek ve oradan bir şeftali kapıp kemirebilmek için bile ayların geçmesi gerekir. Bu süre zarfındaysa altımız pislendiğinde annemize muhtacız. Acıktığımızda, canımız sıkıldığında, bir yerimiz ağrıdığında, korktuğumuzda ve başka neye ihtiyaç duyarsak duyalım bunu ancak bu ihtiyacımızın farkına varacak olan bir anneye muhtacız. Ona bağımlıyız. Bu şu demektir: 

Anneniz yoksa ölürsünüz! 

Bu nedenle bebek uyandığında yanında annesi yoksa etinden et koparılıyormuş gibi ağlamaya başlar. Dehşet içindedir çünkü, annesi yoktur ve annesi yoksa bilir ki ölecektir. Bunu düşünsel düzlemde bilemez elbette, henüz dil yoktur çünkü. Bu yüzden de bu bilgi düşünsel hafızada yer etmez. Bu nedenle, ancak düşünsel düzlemde yapılabilecek kimi çıkarımları da yapamaz. “Annem salonda saçma bir dizi izliyordur kesin, biraz sesimi çıkarayım da gelsin beni alsın,” diye düşünemez. Aksine annenin yokluğu ölüm anlamına geldiği için dehşete kapılır ve cıyak cıyak ağlamaya başlar. 

Bu bilgi düşünsel hafızaya kaydolmaz ama bedensel ve duygusal hafızadaki yerini bir güzel alır. Annemizin bizi besleyen, bize bakan kişi olması dışında ve belki de bu yüzden onu çok severiz. İlk sevgi nesnemiz annemizdir. İlk sevgi nesnemiz olan annemiz, aynı zamanda bizim hayatta kalabilmemizi sağlayan ötekidir. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Uzatmadan erişkin bir yaşa gelelim. Yaşımız 25 olsun ve bir de sevgilimiz. Her ilişki gibi güzel başlayan ‘bu şey’ bir süre sonra bizi hayal kırıklığına uğratmaya başlamış olsun. – Şimdi ‘ben’ diline geçeyim daha iyi anlatacağım zira – . 

İlişkimde kendimi o kadar mutsuz hissediyorum ki oturup düşünüyorum ve ayrılmaya karar veriyorum. Önce ciddi bir rahatlama kaplıyor içimi. Aklım var ve ne yapacağımı biliyorum. Gururluyum. Ama ne oldu ki birdenbire? Garip bir huzursuzluk, anlam veremediğim bir korku, sevgilimi bir daha göremeyeceğim düşüncesinin dehşetli huzursuzluğu. 

“Yanlış mı yapıyorum yoksa ayrılık kararıyla? Bu kadar kötü hissettiğime göre kendimi, onu hâlâ seviyorum demektir. O halde biraz daha denemeli ilişkiyi düzeltmek için. Bir eş terapisine gidelim en iyisi. Alper Hasanoğlu diye birinden bahsediyordu geçende arkadaşım. Umarım çok pahalı değildir seans ücreti!” 

Yaşadığım şey sevdiğim kişinin hayatımdan çıkmasının benim ölmem anlamına geldiğini duygusal ve bedensel hafızamın bana hatırlatmasından başka bir şey değildir oysa. “Öteki yoksa sen ölüsün!” Bu anlamda ötekine ihtiyaç duymayan tek varlık Allah’tır. Eğer varsa… 

Bu nedenle nörotik ve mutsuz olmaya yargılıyız. Önemli olan bu bilgiyle ne yapacağımızdır…