Salgın sonrası dünya-4

Prof. Dr. H. Haluk Erdem’in eşgüdümünü yürüttüğü yazı dizimizin son bölümünde Prof. Dr. Mustafa Durmuş, kapitalist sistemi bütünüyle değiştirmek için çok büyük bir tarihsel fırsatın doğduğunu vurguluyor. Durmuş, koronavirüsle birlikte artan otoriterleşme yönelimine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Işıl Bayar Bravo da “Salgın, birbirimize ihtiyacımız olduğunu gösterdi. Aslında salgın göstermiştir ki dayanışma, yardımlaşma küreselleşmektedir” diyor. Bazı rejimler insan haklarını ve özgürlüklerini baskılamak için salgını bir fırsat olarak kullanıyor.

30 Nisan 2020 Perşembe, 06:00

KORONAVİRÜS DARBESİ

PROF. DR. MUSTAFA DURMUŞ (Hacı Bayram Üniversitesi Öğretim Üyesi)

Sadece Türkiye’de değil, dünyadaki bazı diğer ülkelerde de siyasal iktidarlar, koronavirüs salgınıyla mücadele sırasında özellikle militarist bir dili, savaş dilini ve söylemini kullanıyorlar.

Büyük medyada da “virüsle savaşıyoruz”, “virüs tüm dünyayı işgal etti”, “vücudumuzun virüse karşı savunma mekanizması” ve “ekonomik istikrar kalkanı” gibi savaş dönemlerini çağrıştıran sözcükler ve ifadeler sıklıkla yer alıyor.

Böyle bir dil ya da söylem, politik alanda militarizmi güçlendirmeyi ve toplumsal dayanışmayı etkisiz kılmayı amaçlıyor. Çünkü bu dil, hem merkeziyetçi devlet yapısını, hem de militarist hiyerarşiyi güçlendirmeye yarayan çağrışımları içeriyor.

Ayrıca iktidarların hem o ana kadarki militarist tutumlarını meşrulaştırmaya, hem de bundan sonrasında atacakları aynı yöndeki adımlar için toplumu hazırlamaya hizmet ediyor. Böylece insanların özgürlüklerinden kolayca vazgeçebilmelerini istiyorlar.

OTORİTERLEŞME YÖNELİMİ

Sorun, sadece kullanılan dil ile sınırlı da değil çünkü koronavirüs ile birlikte otoriterleşmeye yönelim de arttı. Geçen bir ay içinde 10’dan fazla ülkedeki parlamentoların faaliyetleri geçici olarak ya da tamamen durduruldu.

Bazı rejimler, insan haklarını ve özgürlüklerini baskılamak için salgını bir fırsat olarak kullanıyor. Örnek olarak, Macaristan devlet başkanına, ülkeyi kanun hükmündeki kararnamelerle yönetme yetkisi verildi. Bu durum, devlet başkanı eliyle yapılmış bir koronavirüs darbesi olarak nitelendiriliyor.

Yolsuzluklarla suçlanan İsrail başbakanı, virüsle beraber tüm mahkemelerin faaliyetlerine ara vererek (geçici de olsa) bu suçlamalardan ötürü yargılanmaktan kurtuldu. Filipinler devlet başkanı ise sıkıyönetim dönemini aratmayacak yetkilere sahip oldu. Daha kötüsü sadece otoriter rejimler değil, demokrasi olarak nitelendirilen birçok ülkede de güvenlikçi gözetleme ve polisin sert davranışları alarm veriyor.

Bu gelişmelerin sonucunda dünyada 500 milyondan fazla insan temsil edilemez bir konuma düşerken 1.7 milyar insan çok kısıtlı olarak temsil edilebiliyor.

NEO-LİBERALİZM ÇÖKÜYOR

Artık neo-liberalizmin (başta ideolojisi olmak üzere) gözden düştüğü, hatta çöküş sürecine girdiği ileri sürülüyor. Çünkü küresel kapitalizm son ekonomik krizi olan 2008 Büyük Resesyonu’ndan çıkamadan, çok daha derin bir ekonomi krize doğru hızla sürükleniyor.

Öyle ki uluslararası raporlara göre, başta merkez ekonomiler olmak üzere dünyanın birçok ekonomisinde faaliyetler en az üç ay boyunca yarı yarıya azalacak.

Üretim, tüketim, ticaret ve yatırım faaliyetleri belirgin bir biçimde düşerken ulusal hasıla ortalama yüzde 20 oranında küçülecek. Virüse karşı aşının bulunmasıyla ilgili henüz bir olumlu gelişmenin olmadığı bir süreçte, bu gelişmeler özel yatırım ve tüketim harcamalarının ciddi olarak azalmasıyla sonuçlanırken devletler açısından vergi gelirleri düşecek, bütçe açıkları ve borçlanmalar artacak. Bunların topluma yansıması ise kemer sıkma politikaları biçiminde olacak.

FİNANSAL KRİZ KAPIDA

Koronavirüsün ekonomik etkileri kontrol altına alınsa dahi, borç stoklarıyla ilgili sorunlar devam edecek. Özellikle de Asya’nın yükselen ekonomilerinde olmak üzere azgelişmiş ülkelerde bu sorunlar ciddi boyutlarda olacak.

Borç stoklarının milli hasılaya oranının ortalama yüzde 200’e eriştiği ve bu borçların üçte ikisinin finans dışı özel şirketlere ait olduğu gerçeği dikkate alındığında, bu ülkeleri uzak olmayan bir zamanda bu borçlardan kaynaklanan bir finansal kriz bekliyor. Koronavirüsün etkileri özellikle gelir bölüşümü adaletsizliğinin çok yüksek olduğu ülkelerde çok daha sert yaşanacak.

Çünkü buralarda sosyal koruma ve sağlık altyapısı son derece yetersiz. Bu da en zayıf durumdaki kesimleri en riske açık hale getiriyor. Yetersiz hijyen, içme suyu imkânları, sağlık altyapısı ve sistemleri hepsi bir araya gelince salgınla birlikte mevcut eşitsizlikler daha da artacak.

DEVASA İŞSİZLİK...

Bu salgın yiten, yitip gidecek olanlar hayatlara, çok ciddi ekonomik zorluklara, devasa işsizliğe, kısaca hayatımızın büsbütün altüst olmasına neden olabilir. Bu anlamda da salgın, tarihte görülmüş en büyük trajedilerden biri olarak da nitelendiriliyor.

Ancak aynı zamanda bu salgın, kapitalizmin, serbest piyasaların kâr ve rant hırsının ne tür felaketlere neden olabileceğini de bizlere gösterdi. Öyle ki sağlık ve eğitim gibi ortaklaşa kullandığımız hizmetlerin piyasalaştırılıp ortadan kaldırılmasının, işçileri sendikasızlaştırmanın ve güvencesizleştirmenin, sermaye ve serveti büyütürken toplumu nasıl çökerttiğini, böylece uzun dönemde ekonomik büyümeyi de riske attığını gözler önüne serdi.

HAKLI GEREKÇELER SUNACAK

Böylece bu salgın, bizim için bu sistemi sorgulamak ve her alanda radikal reformlar yapmaktan başlayarak sonuçta kapitalist sistemi bütünüyle değiştirmek için haklı gerekçeler oluşturuyor, bu bağlamda çok önemli tarihsel bir fırsatı da önümüze koyuyor. Bu bağlamda, salgınla beraber eleştirilerimiz hükümetlerle, sağlık sistemleriyle sınırlı kalmamalı, doğrudan kapitalizme yönelik olmalı.

Çünkü virüsler doğanın bir gerçeği ve gelecekte de görülecek. Bizim yapmamız gereken şey onlara karşı hazırlıklı olmak, bunun için de sağlam bir sağlık altyapısı olan bir üretim ve bölüşüm sistemi kurmak.

Umalım ki 20. yüzyılın başlarında yaşanan Birinci Dünya Savaşı aynı zamanda nasıl sosyal devrimler çağının da önünü açtıysa yüzyıl sonrasında ortaya çıkan bu salgın ve ardından gelen tarihi ekonomik ve sosyal kriz de yeni bir sosyal devrimler çağının gelişini müjdelesin.

  • Koronavirüs, özellikle gelir bölüşümü adaletsizliğinin çok yüksek olduğu ülkeleri çok daha sert etkileyecek. Çünkü buralarda sosyal koruma ve sağlık altyapısı son derece yetersiz. Bu da en zayıf durumdaki kesimleri riske açık hale getiriyor. Yetersiz hijyen, içme suyu, sağlık sistemleri, hepsi bir araya gelince salgınla birlikte mevcut eşitsizlikler daha da artacak.
  • Küreselleşmeyi bir ideolojinin yaygınlaşması anlamında ele alırsak elbette kapitalizm bundan sonraki serüvenini aynı biçimde sürdürmeyecek. Ancak küreselleşebilen tek şey sermaye değil... Yardımlaşma, dayanışma, ortak akıl ve sağduyu gereği karar alma türünden değerlerin bu dönemde öne çıkıp yaygınlaşması da başka türden bir küreselleşme şeklinde yorumlanabilir.

BİRBİRİMİZE İHTİYACIMIZ VAR

PROF. DR. IŞIL BAYAR BRAVO (Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi)

Dayanışma ve yardımlaşma değerlerini gözeten bir dünya bilinci gelişiyor.

Covid-19 salgınının, küreselleşme nedeniyle insanlığın başına musallat olmuş bir felaket olduğunu ileri süren değerlendirmeleri sıklıkla duymaktayız. Bu türden değerlendirmeler haksız görünmemektedir. Salgını, küreselleşmiş ulaşım, ticaret ve tatil anlayışı türünden ilişkilerin yaygınlaştırdığı yadsınamaz.

Çünkü küreselleşme, üretilen neredeyse akla gelebilecek bütün ürünlerin dünyanın her yerinde dolaşımını olanaklı kılmakla, bulaşıcı hastalıklara yol açan virüslerin de yayılmasını kolaylaştırmıştır. Ürünler ilk olarak birbirinden farklı ülkelerdeki şehirlere, oradan da daha küçük yerleşim yerlerine kadar ulaşmaktadır.

DÜŞÜNME ZAMANI...

Bu nedenle salgınlar da sıklıkla önce büyük ve sanayileşmiş şehirlerde görülmektedir. Bu durum ve gelecekte ortaya çıkabilecek bu türden durumların küreselleşme sürecini durdurma yönünde bir eğilim yaratabileceği düşünülmekte, bu da bundan sonraki süreçte dünyanın nereye yöneleceği üzerinde düşünme gerekliliğini getirmektedir. Gerçekten de salgın, küreselleşmenin terk edilmesini beraberinde getirir mi?

Aslında genelde küreselleşmeden anlaşılan, kapitalizmin küreselleşmesidir. Bu nedenle yapılan değerlendirmeler “kapitalizmin sonu mu” sorusuna verilen yanıtlar etrafında şekillenmektedir. Küreselleşmeyi bu bakımdan yani bir ideolojinin yaygınlaşması anlamında ele alırsak elbette kapitalizmin bundan sonraki serüvenini aynı biçimde sürdürmeyeceğini söyleyebiliriz. Ancak küreselleşebilen tek şey sermaye değildir.

Yardımlaşma, dayanışma, ortak akıl ve sağduyu gereği karar alma türünden değerlerin bu dönemde öne çıkıp yaygınlaşması da başka türden bir küreselleşme şeklinde yorumlanabilir. Etrafımıza baktığımızda bu olumlu değerlerin etrafında yeni bir içeriğin, yeni davranış biçimlerinin küreselleştiğini de görebiliyoruz. Bu değerlerin yaşanabilirliğinin teminatı da sistematik ve iyi kurulmuş, yani amaçları bakımından yurttaşlarını öne alan bir devlet organizasyonudur.

ALIŞKANLIKLAR DEĞİŞTİ

Sadece ekonomik ve ticari ilişkileri düzenleyen, buna karşılık toplumsal bakımdan daha nitelikli bir birlikte yaşamın olanağını yaratan yardımlaşma, dayanışma gibi değerler bakımından zayıf kalan devletler, bu salgını yurttaşlarına maalesef yıkıcı biçimde yaşatmaktadır.

Buna karşın iyi örgütlenmiş, insanı merkeze koyan devletler salgınla daha iyi başa çıkmaktadır. Aslında salgın göstermiştir ki dayanışma, yardımlaşma küreselleşmektedir. Salgının yarattığı zorluklar, bugün insanların alışkanlıklarını da değiştirmektedir.

Bu zorlukların da birlikte göğüslenmeye çalışıldığını herkes gözlemlemektedir. Dışarı çıkma alışkanlığını evde kalmak yönünde değiştirmek zorunda kalan insanlar, evde uzun süreler sıkılmadan vakit geçirme konusunda buldukları çözümleri sosyal medya üzerinden paylaşarak başka insanlara umut olmaktadır.

Bu dayanışma biçimi türünden örnekleri, devletler düzeyinde de verebiliriz. Devletler de birbirleriyle, başta sağlık malzemesi paylaşımı olmak üzere pek çok dayanışma biçimini sergilemektedir. Salgına sebep olan Covid-19 virüsü artık yalnızca biyolojik bir varlık değildir, insan dünyasının bir parçası haline gelerek hem toplumsallaşmış hem de dayanışmayı teşvik eden bir nesne olmuştur.

Virüsün toplumsal bir görünüm kazanması ve tüm insanlığın ortak derdi haline gelmesi, onunla küresel biçimde baş edilmesi gerekliliğini yaratmış, bu amaçla da insanlar ırk, dil, din farklılıklarını bir kenara bırakarak dayanışma ve yardımlaşma gibi değerler etrafında bir araya gelmiştir.

UCUZ ÇEKİŞMELER

İnsanlar arasında dünya ölçeğinde ortaya çıkan bu ortak kader anlayışı, bundan sonraki süreçte devletlerin otoriterleşmesine ya da şimdikinden daha ulusal bir çizgiye dönmesine izin vermez. Çünkü aynı zorluklara ve sıkıntılara maruz kalmak, insanları ayrıştırmak bir yana, karşılıklı duygudaşlığı hiç olmadığı kadar güçlendirmiş görünmektedir.

Bu nedenle ABD Başkanı Trump’ın virüsten sürekli “Çin virüsü” diye söz etmesi bile, salgının olumsuz etkilerinden Çin de aynı oranda muzdarip olduğu için beklediği karşılığı bulamamıştır. Siyasetçilerin salgınla mücadelede bir başarı sağlayamayacak “ucuz” çekişmeleri hiçbir destek görmemiştir. Dolayısıyla bu salgının demokrasi aleyhine gelişmeleri üreteceği değerlendirmesi, olgular tarafından desteklenmemektedir.

HAYATTA KALABİLMEK İÇİN...

Bu süreçte insanların eve kapanması, yönetimler istediği için değil, kendilerini, sevdiklerini ve hemşerilerini korumak için olmuştur. Salgının ciddiyetini kabullenmemiş insanların sadece yönetimlerin zorlamasıyla bugün eve hapsedilmesinin ne kadar zor olduğu görülmüştür.

Ayrıca siyasetçiler, dayanışma ve yardımlaşmayı dikkate almadıklarını düşündükleri ya da rasyonel bulmadıkları uygulamalara ayak uydurmak konusunda isteksiz davranmaktadırlar. Bu göstergeler, bu sürecin sonunda diktatörlerin iktidara geleceği türünden çıkarımları anlamsız kılmaktadır.

İnsanlar hayatta kalabilmek için birlikte yaşamak zorunda olduklarını, bunun için de dayanışma ve yardımlaşma değerlerini gözeten bir dünya oluşturmak durumunda olduklarının bilincine varmaktadırlar.

Böyle bir bilinç, insanların akıl bakımından birbirlerine göre üstünlükleri olmadığı, dayanışan ve yardımlaşan bireylerin eşit olduğu fikrini güçlendirmektedir. Bu bilinç hali, bir diktatöre ihtiyaç duyurmayacaktır.