Salgının Göbeğinden

Küresel sağlık krizi, ekonomik liberalizmin NEDEN olduğu zararların bilincine varmak için fırsat olabilir mi?

19 Mart 2020 Perşembe, 06:00
Salgının Göbeğinden
Abone Ol google-news

ULTRALİBERAL MODELİN ÇÖKÜŞÜ

ANNE-CECILE ROBERT

Le Monde diplomatique

Birkaç ay önce, devlet hastanelerindeki hemşire ve personel, mesleklerini daha iyi koşullarda yapabilmek için daha fazla kaynak talebiyle Fransa’nın tüm kentlerinde protesto eylemleri düzenledi. Polis güçlerinin göz yaşartıcı gazı ve Sağlık Bakanlığı’nın bir sonuca bağlanmayan güzel sözleriyle meydanlardan geri döndürülmüşlerdi. Bugün, ülkenin Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yeni tip koronavirüsle (Covid-19) mücadeleleri nedeniyle onları “kahraman” olarak nitelendirdi. Ancak devlet hastaneleri için hiçbir insani ya da finansal kaynak artışından bahsetmedi. Sadece stokları hızla eriyen koruyucu maskelerin tedariki konusunda söz verildi.

Son 20 yılda, kamu hastanelerinin kaynakları düzenli olarak tırpanlandı: Acil servisi çalışanlarının sendikasından sözcü Christophe Prudhomme’a göre, 20 yılda yatak kapasitesinde yaklaşık 100 binlik düşüş oldu (Le Parisien, 29 Nisan 2019). Oysa, şu an yaşanan serbest dolaşımı sınırlandırma uygulaması, koronavirüsün ciddiyetinden daha çok Fransız hastanelerinin yoğun bakım ünitelerindeki yatılı kapasite eksikliğinin sonucu. Kasım 2019’da, Fransız hükümeti kamu hastanelerine yönelik acil bir plan duyurdu ancak bunu, mücadelede ortaklaşamayan sendikal örgütlerin uzlaşısı olmadan yaptı. Sonuç olarak alınan önlemler, işe alma, maaşlar ve açık servisler konusundaki krize çare bulmaktan çok uzak kaldı. Bu nedenle geçen şubatta ülkenin dört bir yanında meydanlara çıkılmasına yönelik destek ve çağrılar filizlendi: Bölüm başkanları, kaçınılmaz “sağlık krizi” konusunda uyarılarda bulunarak kitlesel bir biçimde görevlerinden istifa etti (Libération, 14 Şubat 2020). Martine Bulard’ın Le Monde diplomatique’in Ocak 2020 sayısında da belirttiği gibi, Fransız hükümetlerinin (siyasi tandansı ne olursa olsun) on yıllardır kamu hizmetlerine yönelik, ideolojik nedenlere dayanan bu inançsızlığı, savaşılacak “ortak” düşmanın ta kendisi. Onlara göre, özel klinikler ve sigortalar, toplumumuzda büyük bir rol oynamalı; kâr mantığı, kamu yararının önüne koyulmalı.

Koronavirüsle karşı karşıya kalan Fransa ayrıca sanayi politikasındaki eksikliklerin de bedelini ödüyor: İlaçlar Çin’de veya Hindistan’da üretiliyor; hiçbir fabrika, gerekli olan maskeyi hızlıca üretme kapasitesine sahip değil. Quotidien gazetesinin 16 Mart’taki baskısında görüşlerine yer verilen Pompidou Hastanesi Acil Servisi Başkanı Philippe Juvin şöyle demişti: “Fransa, sağlık açısından azgelişmiş bir ülke. Vatandaşlarına maske temin etme kapasitesinden yoksun bir ülkeye başka ne denebilir ki?”

AVRUPA’NIN YANILGISI

Avrupalılar, yaşamlarını hizmet ekonomisinin kalkınma için yeterli olduğu gibi bir yanılgı üzerine kurdu. Ancak bu, dış dünyaya doğrudan bağımlılık yaratıyor ve ülke içinde sürdürülebilir iş alanları yaratan endüstriyel altyapının yoksunluğuna sebep oluyor. Avrupa Birliği, sanayi sektörüne yönelik uyumlu eylem ve yatırım planları öngörmüyor. Ekonomi vizyonunu serbest piyasaya dayandırırken her türlü devlet müdahalesini de yasaklıyor. Son günlerde ise borsaların çökmesi üzerine Avrupalı bazı yöneticiler, koronavirüs krizinin başlangıcından bu yana zorluklar yaşayan şirketleri desteklemek için “geçici kamulaştırma” ya da “ordu bütçesine başvurma” gibi söylemlerle ceplerini yeniden yokluyormuş gibi görünüyor. Macron, yüz milyarlarca Avro yardım duyurusu yaptı. Avrupa Merkez Bankası (AMB) Başkanı Christine Lagarde, likidite kolaylığı sağlanmasına izin verdi. Şirketlere, özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelere (KOBİ) kredi veren bankalara yüzde 0.75 faiz oranıyla finansman sağlandı. AMB, ayrıca yıl sonuna kadar 120 milyar Avro’luk fon alımıyla piyasalara daha fazla müdahil olacak. Kısacası, 2008 finansal krizinde olduğu gibi, bugüne kadar uygulanması mümkün sayılmayan sosyal harcamalar, piyasa ekonomisini kurtarmak için bir kez daha geçerli oluyor. (Bknz: “Liberalizmin çöküşü”, s.102, Ocak 2009)

YÖNETME, GÜNÜ KURTAR

Piyasa ekonomisi, doğası gereği öngörülemezdir. Bugün Batı dünyasını yönetenlerin eğilimi ise şu mottonun yansıması: Yönetme, günü kurtar! Covid-19 ortaya çıktığında, hükümet öngörü kabiliyetinden yoksundu ve Cumhurbaşkanı, tam da bahsettiğimiz mottoda olduğu gibi kararlarını günden güne değiştirmek zorunda kaldı. Elbette bu, bir salgının zorunlu kıldığı kurallardan ancak ne kadar sürdürülebilir? Eski Sağlık Bakanı ve yarışı kaybeden Paris Belediye başkanı adayı Agnes Buzyn, 17 Mart Salı günü Le Monde’la yaptığı söyleşide bunu kabul ediyor: “Bakanlıktan ayrıldığımda çok üzgündüm çünkü tsunami dalgasının gelmekte olduğunu biliyordum. Seçimlerin yapılamayacağını bilerek ayrıldım. (...) Salgının başlangıcından bu yana başka bir şey düşünemiyorum. Her şeyi durdurmalıydık, bir maskeli balonun içindeydik. Son hafta bir kâbus gibiydi. Her toplantıda korkuya kapılıyordum. Bu kampanya dönemi benim için kâbus gibiydi.”

FIRSAT OLABİLİR

Koronavirüsün tetiklediği küresel sağlık krizi, ekonomik liberalizmin sebep olduğu zararların bilincine varmak için bir fırsat olabilir mi? Her halükârda, günümüzde pek az kişi ekonomist, kanıtlanmış gerçekler tarafından sürekli olarak yalanlanan ancak buna rağmen medya tarafından sürekli kurtarılan, sağ ve sol hükümetlere danışmanlık yapmış Alain Minc’in ilk olarak dile getirdiği “mutlu küreselleşme” nakaratını tekrarlamaya cesaret ediyor. Cumhurbaşkanı Macron, 12 Mart’ta yaptığı açıklamada, salgının öğrettiği derslerden birinin de sağlık gibi bazı temel hizmetleri serbest piyasanın dışında tutma gerekliliği olduğunu kabul etti. Bu, gerçeklerin farkına varılması mı yoksa geçici demagoji mi?

İSPANYA KUŞATMADA

ELÇİN POYRAZLAR

Her gün yeni bir sayıya uyanıyoruz. İspanya’da koronavirüsün bulaştığı kişi sayısı13 bini, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 600’ü çoktan geçti. İspanya kara sınırlarını diğer Avrupa ülkelerine kapattı ve sıkı kontroller uygulamaya koydu. Asker ve polis sınır kontrollerinde yalnızca İspanya vatandaşları ile oturma izni olanların ülkeye girişine izin veriyor. İspanya’nın içişleri bakanı Fernando Grande-Marlaska önceki gün kara sınırlarının ardından milli hava sahasını kapatmayı da düşünebileceklerini açıkladı. 

Avrupa Birliği (AB) ise koronavirüs nedeniyle birlik üyesi olmayan ülkelerden yapılacak seyahatleri 1 ay süreyle kısıtlama konusunda anlaştı. Karara göre AB, sınırlarını 30 gün boyunca “gerekli olmayan” seyahatlere kapatacak. Uzmanlar İspanyol gribinden bu yana Avrupa’nın yaşadığı en büyük salgının yıkıcı ekonomik etkilerinden söz ediyor. 

İşsizliğin, salgın öncesinde de ciddi bir sorun olduğu İspanya, bununla başa çıkabilmek amacıyla ekonomik ve sosyal destek paketi için 200 milyar Avro’luk kaynak aktarılacağını açıkladı. 

Hükümet, salgın nedeniyle mali durumu iyi olmayan kişilere konut kredi ödemelerinde gecikme hakkı verileceğini, su, gaz ya da elektrik faturalarının ödenmemesi durumunda kesintiler olmayacağının garanti edileceğini açıkladı. 

Giderek sayıları artan hastalara gerekli sağlık hizmeti verilebilmesi için İspanya hükümeti özel hastanelerin geçici olarak kamulaştırıldığını da duyurdu. İspanya hükümeti tarafından göreve çağrılan ordu birimleri 28 ayrı kentte konuşlandı ve orduya ait acil müdahale birimleri kent merkezleri ve bazı yollarda ilaçlama çalışmaları yapıyor. İspanyol jandarma kuvvetleri ise Madrid Havalimanı’nda 13 bin yüz maskesine ve 1100 litrelik antiseptik jele el koydu. 

İspanyol yetkililer vatandaşların karantinaya uymada zorluk çıkarmadıklarını söylüyor ancak sosyal ağlarda faaliyet gösteren dolandırıcılara dikkat etmeleri konusunda uyarılarda bulunuyor. Geçen hafta sonu ilan edilen olağanüstü hal sonucu gıda, ilaç gibi ihtiyaçlar ve bankaya ya da işe gitmek gibi istisnalar dışında vatandaşların sokağa çıkması yasak. 

MADRİD’DEKİ TEHLİKE

İspanyol Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre virüs vakalarının en çok görüldüğü kent 4 bin 871 ile Madrid. Bu, ülkenin toplamının yüzde 43’üne denk geliyor. Öte yandan Madrid’de hastalığı atlatma oranı yüzde 19. Sağlık yetkilileri, enfeksiyonun bulaşma hızında bir azalma hissedildiğini ancak karantina süresinin sonunda gerçek rakamlara ulaşabileceklerini belirtiyor.

SAAT SIFIRI GÖSTERİYOR

OKTAN ERDİKMEN 

Bundan 75 yıl önce, Avrupa’da sınırların kalkacağını ve artık savaş olmayacağını söyleseydiniz size kimse inanmazdı. Tıpkı 75 gün önce, binlerce insanın öleceğini ve sınırların kapanacağını söyleseniz kimsenin inanmayacağı gibi. Oysa şimdi, düne kadar tek dertleri birkaç bin mültecinin gelmesi olan milyonlarca Avrupalı, Fransa lideri Macron’un deyimiyle, bir virüse karşı “savaş” veriyor.

Almanya’da, İtalya, Fransa ve Belçika’nın aksine henüz sokağa çıkma yasağı ilan edilmemiş de olsa hayati işlevi olmayan işletmeler kapatıldı. İnsanlar, sokakta yürürken birbirlerine eskisi gibi selam vermiyor, aksine gözlerini kaçırıyor. Öyle ya, karşıdan gelen kişi size bu virüsü bulaştırabilir veya onunla biraz sonra market rafındaki son tuvalet kâğıdını almak için kavgaya tutuşabilirsiniz. 

83 milyon nüfusun 45 milyonunun çalıştığı ülkede (aynı nüfusa sahip Türkiye’de 28 milyon kişi çalışıyor), çocukları bırakacak birini bulmak da çok kolay değil. Bu nedenle son ana kadar okulları kapatmamakta direnen hükümet, önlem almakta geciktiği gerekçesiyle eleştiriliyor. Olası bir karantina durumunda, işçilerin maaşları kanunen 6 hafta daha ödenecek. Sonrasında hastalık programları devreye girecek. Buna rağmen, Avrupa’nın en güçlü sosyal devlet sistemlerinden birine sahip olan ülkede, korku ve panik havası var.

SİYASİLERE GÜVENSİZLİK

Almanya’da birçok kişi, “Kimse işsiz kalmayacak” sözü veren siyasetçilerden ziyade, sosyal medyadaki komplo teorilerine inanıyor. Bunun sebebi, doğal kaynakları tüketen, iklim dengesini bozan, atmosferi mahveden siyaset kurumunun gerçekten bir şey yapabileceğine ilişkin inancın gün geçtikçe azalması. Bu inancı yeniden sağlama gücü olanlar, kendilerini kalelerine, güvenlikli sitelere hapsettiler. Geride kalan milyonlarca insanın eğitimini, güvenliğini, sağlığını önemsemediler. Oysa şimdi, en zenginden en fakire kadar eşit düzeyde tehdit oluşturan bir virüs, ortaçağı kapatan toplar gibi, elitlerin bütün kalelerini yerle bir ediyor. Bakanlar, televizyon yıldızları ve popstarlar da aynı virüs korkusuyla yaşıyorlar. 

IfW Enstitüsü, ülkede ekonomik faaliyetlerin bir ay boyunca yarıya düşmesinin, ekonomik büyümeyi yüzde 4 azaltacağını açıkladı. Bu da, Almanya’nın barış zamanında hiç tanık olmadığı bir korku senaryosu anlamına geliyor. Robert Koch Enstitüsü ise virüsün etkilerinin ortadan kalkmasının 2 seneyi bulabileceğini öngörüyor. Alman hükümeti, ekonomik krizin etkilerini azaltmak için 550 milyar Avro’luk bir kurtarma paketi açıkladı. Holdingler ve karteller, hükümetle yardım pazarlığına oturmak için hemen sıraya girdiler. İşleri yüzde 90 oranında azalan küçük esnafınsa, Şansölye ve bakanlarla görüşme şansı yok. O, bir yandan bankaların bu paradan ona bir şey bırakıp bırakmayacağını, diğer taraftan da marketlere dezenfekte ürünlerinin ne zaman geleceğini dert ediyor.

Almanya’daki Türkler, bütün bunlara ek olarak bir de Türkiye’deki yakınlarını düşünüyorlar. Milyonlarca insan, hava ve kara trafiğinin kapatılmasının ardından, gurbette olduğunu 60 yıldır ilk kez gerçekten hissetti. Cenazeler, kargo uçaklarıyla gönderilmeye devam ediyor ama bugünlerde Türkiye’ye canlı olarak gitmek mümkün değil.

Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından enkaz halindeydi. Örneğin Münih’te savaş öncesi yaşayan 900 bin kişiden sadece 300 bini kalmıştı. Şehirler bombalanmış, binalar yerle bir olmuştu. İnsanlar apartman dairelerinde 4-5 aile bir arada yaşıyor ve zillerin üzerinde “Braun Ailesi için 1 kez, Schmidt ailesi için 2 kez basınız” gibi yazılar yazıyordu. Almanlar, her şeyin bitip yeniden başladığı o gün için “Saat sıfır” (Stunde Null) ifadesini kullanıyorlar. Şimdi bu ifade, tozlu raflardan indirilip korona pandemisi için yeniden kullanılmaya başlandı. 

MÜLTECİLERLE AYNI DENİZDE

Yunan mitolojisinde, baba Daedalus’un, Kral Minos’un labirentinden kaçsın diye kanatlar yaptığı İkarus efsanesi vardır. İkarus, uyarılara rağmen kibre kapılıp güneşe yakın uçunca, mumdan yapılan kanatları erir ve Ege Denizi’ne düşer. Sıfır borç politikası ile her sene ihracat ve dış ticaret fazlası rekorları kıran Almanya, elitlerinin mumdan yapılan kanatları eriyince, halkının gözünde İkarus gibi düşerek hayal kırıklığına neden oldu. Şimdi düştüğü yerden kalkıp yıllarca silah satıp göz yumduğu savaş bölgelerinden kaçan mültecilerle, aynı denizde yaşam mücadelesi verecek.