Salt ağalar milyon kazansın diye!

Kadirli’ye ağası, beyi, memuru, kaymakamı kimse sahip çıkmamış.

11 Nisan 2020 Cumartesi, 14:00

O zamanlar, yani 1846’dan önceki zamanlar, Çukurova’nın kuzey kuzey-doğu yöreleri salt kışlaktı. Göçebe aşiretler kışın gelip buralarda yurt tutarlardı.

Yazın da yaylakları olan Binboğalara, Toroslara, bir de Orta Anadoluya, Niğdeye, Bora çıkarlardı. Bu göçebeler oba oba, el eldi. Avşar eli, Barak eli vardı. Obalar çoktu. Cerit obası, Bozdoğan obası...

Tecirli, Kumarlı, Tatarlı, Sumbaslı obaları gibi. Daha bir sürü oba. Ellerin, obaların başlarında beyler vardı. Bu aşiretler aşiretin başındaki Beyler, biribirleriyle kavga ederlerdi. Bazı bazı da birleşirler, Osmanlıya karşı koyarlardı. Bizim bildiğimiz en büyük aşiret, karşı koyma hareketi, Kozanoğlu ayaklanmasıdır.

Osmanlı, türlü sebeplerden ötürü aşiretleri yerleştirmek istiyor, aşiretler de buna karşı koyuyorlardı. Aşiretlerin bir düzenleri vardı. Yerleştiklerinde bu düzenleri altüst olacaktı. Önce hayvancıydılar.

Bundan dolayı gezginci olmaları gerekti. Çukura yerleşince, yazın sıcaktan, hayvanları da kendileri de kırılacaklardı. Sonra, hayvancıyken çiftçi olmak zorunda kalacaklar. Bir de vergi verecekler. En beteri de asker olacaklar. Yıllarca Yemen çöllerinde sürün ha sürün. Aşiretler birleşip buna karşı koyarlar.

Yukarıdaki şiirde Dadaloğlu bu yenilginin utancını, acısını söyler. Aşiretler yenilince köyler, kasabalar kurulmağa başlar. Bu kasabaların yerini ünlü tarihçi Cevdet Paşa tayin eder. Hattâ plânlarını da o yapar. İşte Kadirli kasabası da bu sıralar kurulur.

KÖKTEN SÖKÜLDÜ...

Kasabanın kurulduğu yerde Kars ağacı ormanlığının içinde bir tek yapı vardır. Bu yapı bir Grek tapınağının üstüne kilise olarak Romalılarca yapılmıştır. Sonraları bu kilisenin kapısına bir minare dikmişler cami yapmışlardır.

Uzun zamanlar kasabaya bu eski kilise camilik eder. Şimdiki adı Ala Camidir. Kars ağacı ormanı kökten sökülüyor, Ala Caminin dört bir yanına evler yapılıyor. Ama Cevdet Paşanın plânınca... Bu plânın uygulayıcısı da Ali Bey adında bir Binbaşı.. Kasabadaki bir mahallenin adı onun adını taşır. Bir de Alibeyli köyü vardır. Kasabanın ilk adı Pazar olacak.. Benim çocukluğumda Türkmenler oraya Kars Pazarı derlerdi. Sonra kasabanın adına eski haritalarda Kars olarak rasladım. Daha sonra Zülkadriye oldu adı. En son adı Kadirli’dir. Elinize Türkiye haritasını alıp Adana iline bakarsanız, Akdenizden yukarda tam Toros eteğinin ucunda Kadirli adını görürsünüz. Zamanla Kars ağaçları kesiliyor biçiliyor...

Şimdi kasabanın yanında yönünde bir tek Kars ağacı bulamazsınız. Sonra kasabaya Orta Anadoludan Ermeniler gelip yerleşiyorlar. Türkmenlerle Ermeniler bir arada... Sonra Birinci Dünya Savaşı...

Ermeniler gidiyorlar. Kasaba bin, binbeş yüz nüfusludur. Kasabanın yanı yönü bataklık... Bir Akçasaz bataklığı var ki, hem ovanın havasını zehirliyor, yaşanılmaz hale getiriyor, hem de bir sivrisinek çıkarıyor ki, her birisi bir zehir. Yazın Çukurda kalmayagör. Zehirli sıtma hemen yakana yapışır. Onun için yazın koskoca Kadirli kasabasında, benim çocukluğumda, beş - on kişiden başka kimse kalmazdı.

Yavaş yavaş Kadirlinin etrafındaki bataklıklar kurudu. Bu küçük bataklıkların kurumasında çeltiğin büyük faydası oldu. O çeltik ki, Çukurun başına belâ, o çeltik ki, şimdi sıtma ve ölüm kaynağı.. Sonra da Akçasaz bataklığı kurutuldu. Hava azıcık değişti. Sıtma da o kadar olmaz oldu.. Ama gene de var. 1950’den önce kasabadaki insan sayısı 3000 idi.. Şimdi 7000’den fazlaymış. Kasabaya akan köylüler, burasını taşırmışlar. Bu kuruluş halindeki kasabaya Ala Camiden sonra bir başka cami de yapılmış. Bir de çarşısı vardı. Bu çarşıyı irice çakıl taşlarından döşemişlerdi. Ben o çarşıyı severdim. Kocaman da dut ağaçları vardı. Başkaca bu kasabanın hiçbir yerine dokunulmamıştı. Cevdet Paşa nasıl yapmış, kurmuşsa öyleydi. Önce kasabaya Saffet Bey adında bir Belediye Başkanı geldi. Kasabada o zamana kadar birkaç dut ağacından başka hiç ağaç yoktu. Çarşının yanına küçücük, el içi kadar bir park yaptırdı. Şimdi o parkı kahve olarak kullanıyorlar.

Sonra Hakkı dayı geldi... Yani Hakkı Çözeli... O da dut ağaçlarını kestirip, kasaba çarşısına çimentodan kaldırım yaptırdı. Kasabanın caddeleri sokakları çamur deryası... Kadirli halkı lâstik çizmeyle dolaşırdı hep...

Lâstik çizmesi olmıyanların Allah yardımcısı olsun.. Bir kasaba getirin gözönüne bir koca kış durmadan yağmur yağar, bu yağmurda bütün evler, sokaklar, caddeler çamur içinde. Kasaba değil, düpedüz bir bataklık... Çekmiyen bilmez. Bu kasaba benim kasabam. Burada büyüdüm. Ben çarşıdan eve, ayakkabılarım koltuğumda, yalınayak çok gidip geldim. Büyütmüyorum, geceleri kahveden dönerken beline kadar bataklığa girmiş çok kişi var Kadirlide. Çok şükür hepsi de sağ... Yıkık dökük evler.. Huğlar...

EV DİYE İÇLERİNDE OTURURLAR

Huğun ne olduğunu bilen var, bilmiyen var. Çok yazdım ya, gene de bir iki sözcükle söyleyim. Huğun duvarları çittendir. Çatısı ince ağaçlardandır. Çatının üstünü bataklık sazlariyle örterler. Ve ev diye içinde otururlar.

Kadirlililer, şu kasabaya çeltik ekelim, diye şakalaşırlardı yağmurlu günlerde. Pirinç bataklıkta yetişir, bilirsiniz. Sonra bir de yazın bu bizim Kadirli kasabası çok kokardı. Çünkü efendim, bu bizim kasabada bir genel yüz numara yoktu. Birçok evde de yüz numara yoktu. Onun için kasabanın çok kuytu yerleri yüz numara olarak kullanılıyordu. Bu kasabada Ağalar oturuyorlardı. Bunlar çok kazanan insanlardı. Çeltik ekiyorlar, o kadar insanın kanına girip, çok para kazanıyorlardı.

Bir yazda Kadirli ve köylüklerinde sıtmadan 500- 600 çocuğun öldüğü oluyordu. Sıtmalılar doktor kapısında üç günlük kuyruklar yapıyorlardı. Salt Ağalar milyon kazansın diye. Ve Ağalar milyon kazanıyorlardı ama, ne evlerine, ne de kasabalarına bakıyorlardı. Bir de pamuktan, buğdaydan kazanıyorlardı. Aslan yatağından belli olurdu. Bizim Ağaların da yatağı böyleydi. Bizim Ağaların çoğu, üstelik de okumuş kişilerdi, kimi İstanbullarda hukuk, ziraat okumuştu... Avrupalara bile giden vardı içlerinde...

Ben benim kasabamdan çıkmış hiç bir yobaz tanımadım, ne Ağadan, ne de halktan... Pekî, niçin bu kasabayı it yaşamaz bir halde bırakıyorlardı? Bu Ağaların çok büyük suçları vardı. Hepsi birbirinin aleyhine öldürürcesine yürüyorlardı. Halk da onların düşmanı oluyordu, türlü sebeplerden. Ağaların, Beylerin biribirleriyle uğraşmaktan döğüşmekten iş yapmaya vakitleri kalmıyordu. Öyle bir çarpışma vardı ki bu kasabada kıyamet kopuyor sanırdın... İncir çekirdeğini doldurmaz işler için düşmanlıklar, kavgalar, dedikodular...

Bir vahşi kabilede bile bu kadarı olmaz. Öylesine asılsız bir dedikodu ki, insan sıkıntıdan boğulur. Bu kasabada yaşamak istersen başka bir şey yapmayacak, yakın bir köye kapağı atacaksın. Oradan seyredeceksin. İçinde olursan boğulursun.

Bu kasabada Ağalar oturuyorlardı. Bunlar çok kazanan insanlardı. Çeltik ekiyorlar, o kadar insanın kanına girip, çok para kazanıyorlardı. Bir yazda Kadirli ve köylüklerinde sıtmadan 500-600 çocuğun öldüğü oluyordu. Sıtmalılar doktor kapısında üç günlük kuyruklar yapıyorlardı. Salt Ağalar milyon kazansın diye. Ve Ağalar milyon kazanıyorlardı ama, ne evlerine, ne de kasabalarına bakıyorlardı...

SON EŞKIYA DA YAKALANDI

Bu insanlar birbirlerinden ne isterler, böylesine? Ben, bu kasabada bunca yıl yaşadım, hiç bir şey anlamadım. Anlayan varsa, beri gelsin. Dedikodu, dedikodu... Bir zamanlar dağlara eşkiya çıkartıp biribirlerini ve halkı öldürtüyorlardı. Çok şükür, şimdi o huylarından vazgeçtiler. Öldürmek ve dağdaki eşkiya ortadan kalktı.

Ağaların himaye ettiği hattâ Beyefendilerin himaye ettği son eşkiya da yakalandı. Her neyse bu kasabaya kimse Ağası, Beyi, Memuru, Kaymakamı; kimse sahip çıkmamış. Unutmayayım, bir de Emin Özdemir Belediye Başkanı oldu. Çamur deryasına dayanamamış olacak ki, bir çare bulmuş aklınca...

Caddelere, sokaklara çakıltaşı, kum döktürmüştü. Sonradan seller gelip, Emin Özdemirin çakıltaşlarını, kumunu aldı da gitti. Gene çamur denizi. Işıksız, karanlık ki, ne karanlık!.. Susuz, susuz ki, ne susuz!..

Yazın dağlara çeltik ekiyorlardı. Kasabanın üstüne. Çeltikten inen sular, kasabanın tek içme suyu olan Savrunu sapsarı, pis, irin gibi yapıyordu. Ve insanlar bu suları içiyorlardı. Bu kasabada, ağası, beyi, ırgadı, köylüsü; türlü türlüsü karnına sıtma girmemiş hiç bir insan yok. Bu kasabada insanlar biribirlerini yiyorlar. İnsan insanın kurdudur, derler ya, gelin de bu kasabada görün. İnsan insanın kurdu nasıl olurmuş! Karanlık mı karanlık... Kasvetli mi kasvetli...

YOK, BENİM ESKİ KASABAM DEĞİL

Kadirliye son olarak 1958’de gitmiştim. Cevdet Paşa devrinden bu yana olduğu gibi duruyordu. Bir Allahın kulu gelip de o günden bu yana, yukarda anlattıklarımın dışında, bir çöpü alıp da şuradan şuraya koymamıştı. 1962 yılı ocak ayının 12nci günü...

Ben Kadirliye girdim. Şaşırdım da kaldım. Sevincimden deliye döndüm. Hangi sihirli değnek değmiş de bu kasabaya, eski, yıkık, çamurlu, pislik içindeki kasabayı bir yana atıvermiş. Atıvermiş de yerine bu güzelim kasabayı getirmiş? Bu kasaba mümkünü yok, benim eski kasabam değil. Bu kasaba eskiye bakarak bir Cennet... Işık vardı, ışık...

- Işığın birkaç yıl önce geldiğini biliyorum.

- Su gelmişti. Hem de ne güzel bir su. Ve caddeler, sokaklar... Bu kasabanın üstüne inen büyülü eli... Bekleyin, hikâye daha bitmedi...

Nolaydı da Kozanoğlu nolaydı

Sen ölmeden ecel bana geleydi

Bir çıkımlık canımı da alaydı

Böyle rüşvay olmasaydık cihanda

Derviş Paşa gayri kına yakınsm

Böbür böbür dört bir yana bakınsın


Ama bizden gece gündüz sakınsın

Öç alırız ilk fırsatı bulanda

Dadâloğlu söyler size andını

Şimdiden yok bilsin hasım kendini

Bağlasalar parçalarım bendimi

Yatacağım bile bilsem zindanda