Sivil Anayasa Hevesi

15 Ağustos 2011 Pazartesi, 06:12
Abone Ol google-news

Pek çok kez ortaya konduğu gibi bu girişimdeki “gizli amaç”, Cumhuriyetin kuruluşuna ait “temel değerleri ortadan kaldırma hedefidir”. Bunu anlamak için anlı şanlı anayasa uzmanı profesör olmak değil, sıradan uyanık bir yurttaş olmak bile yeter.

Bir zamanlar, ülkeyi bugünkü çıkmaza sokan “vizyon”dan, “Kısa anayasa” diye bir slogan da ortaya atılmıştı. Neymiş: Bizdeki şimdiki ve önceki anayasalar “çok uzun” imiş. Öyle 100 maddelik (1924 Teşkilat-ı Esasiye 105 madde), 150, 170 maddelik oluyormuş; onun için bunun bir “kısasını” yapıp yönetim işi kolaylaştırılmalıymış! Tabiatıyla asıl amaç, devletin anayasasını, birkaç kısa kurala bağlayarak ülkeyi dikensiz gül bahçesine çevirmek ve ele geçirilen iktidarı “keyfe-ma-yeşa” sürdürmek! İlki ABD’de 18. yüzyılın sonlarında yapılmış olandan başlayarak, 19 ve 20. yüzyılda yapılan çağdaş anayasaların hemen hepsi (örneğin, Alman, Fransız, İtalyan, İsviçre ve diğerleri) bizimkiler gibi uzun uzun hükümleri içerdiklerine göre, demek ki, onları yapanların da aklına kısasını yapmak gelmemiş! Ha, böyle bir anayasa vardı dünyada: Komünist Çin Anayasası; gayet kısa, topu topu 30 maddelik bir metinden ibaretti. Ama, bizim bildiğimiz anayasalara pek benzemiyordu; örneğin, “çalışmayana ekmek yok” türünden hükümler içeriyordu. Ayrıca, anayasanın ve yasaların uygulanmasında tereddüde düşülürse, anayasa hukuku tatbikatında, “parti merkezinden görüş” istenerek karar verileceği gibi çözümler öngörülmüştü. (1980’li yıllarda, bunu değiştirip bizimki gibi uzun bir anayasa yaptılar.)

Neyse, papatyalı leydiler, şortla askeri birlik denetlemesi vs. gibi görgüsüzlükler dönemi kapandı. Ama, bu dönemin toplum ve siyaset alanında açtığı “rahneler”, maalesef kapanmadı.

Zaman geçti, bu “oyuklardan” sızan cemaatli, tekke ve tarikatlı oluşumlar git gide semirerek partileşip iktidar kumarı oynamaya başladılar ve kazandılar.

Kazanılan, ülkede dış telkinlerle oluşmuş yeni bir siyasal yapıyı hâkim kılmak akımı idi. Bu yapı ya da siyasal ideoloji “ılımlı İslam” tabelası ile tanınıyordu. Mucidi de Atlantik ötesi güç odağı idi. Zengin petrol kaynaklarına sahip Ortadoğu bölgesine kimsenin karşı koyamayacağı yeni bir düzen getirme projesini hayata geçirme uygulamasına yönelen güç, bunun için emperyalizmin iki yüzyıllık taktiklerini de kullanıyordu. Bunlardan biri de, bölgede uygulamaya konulan projenin güvenliğini sağlayacak, güçlü bir ortak bulmaktı. “Ortak”, söz dinleyen milyonlarca insanın katline bile itiraz etmeyen; hatta gerektiğinde katkıda bile bulunabilecek, sadık bir “ortak” (!) olacaktı; ama bunun doğal bir koşulu vardı: Ortak olarak seçilen ülkenin iç siyasal yapısı, kendisine verilecek görevin gereklerini yerine getirmeyici, önleyici veya zorlayıcı unsurlardan “temizlenmeli” idi. Bu temizlik işlemi için proje sahibi, her türlü yardımı yapacak, ortağın bütün siyasi yapısını alt üst edecek girişimlerin desteğini sağlayacaktı.

‘Ilımlı İslam’

Türkiye’de son beş-altı yılın siyasi çalkantılarını bu şablon içinde okumak gerekir. İstenen olmuş, gerekli temizlik (askeri kesim, adliye, basın, üniversiteler) projeye uygun şekilde düzene sokulmuştur. Geriye, tarihi koşullar dolayısıyla kimi hükümleri “ılımlı İslam” projesine aykırı düşen bir anayasa sorunu kalmıştır. İşte, sivil anayasa diye yeri-göğü inleten talep buradan kaynaklanıyor.

Yeni bir anayasa yapma hevesi nereden gelmiş olursa olsun, önce şu “sivil” sözcüğünün kullanılışını irdelememiz lazım. Bu hevesi temsil edenlere göre anayasa değişikliği şöyle olacaktır:

Yürürlükte olan tamamen “ilga” ya da “iptal” edilecek; onun yerine sözde geniş katılımcı, konsensüse dayanan “müceddet”, yani daha iyi bir yenisi yapılıp yürürlüğe konacak; bu arada yapılan yeni anayasa da herhalde eskisinden farklı bir şey olarak, mutlaka sivil anayasa vasfını taşıyacaktır.

‘Başıbozuk’

Önce şu sivil sözcüğünü yakından inceleyelim: Ne demek oluyor bir şeyin “sivili”? Bunun genellikle askerinin karşıtı olarak kullanıldığı malumdur. Evvelce sivil “başıbozuk” şeklindeki sözcükle anlatılırdı. Köprüden geçiş “askere beş para, başıbozuğa on para” sözü ile anlatılan zıtlık budur. İşte “sivil” lafı, halk ağzında, başıbozuğun yerine geçmiş sayılabilir.

Sivil sözcüğünün kökeni, antik tarihte Roma kenti anlamında kullanılan “civitas” ya da “civitas romanum”dan üreyen “civil” sözcüğüdür. Bunun temel anlamı “yurttaş” ya da “Roma yurttaşı”dır. Bu terimle, Roma’da yaşıyan yerliler (cives romani), Roma İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan “yabancılardan” (peregrinus) ayrılırlar. Onların, yani civil denilen yurttaşların hukuku da “ius civile”, yani “yurttaşlar hukuku” idi. Yalnız Roma yurtaşlarına (yani yabancılara değil!) uygulanan bu hukuk, bizim bugün medeni hukuk dediğimiz özel hukuk dalının adıdır. Roma’da kent anlamına gelen civitas’tan üretilen ius civile gibi, bizde de, Batı’ya öykündüğümüz 19. yüzyılın ikinci yarısında, yine kent anlamına kullanılan Arapça sözcük olan “medine”den “medeni” sıfatı üretilmiştir. Latin kökenli Batı dillerinde bugün de özel hukukun en eski dalı olan medeni hukuk için “droit civil”, “dritto civile”, “zivil recht” gibi terimler kullanılmaktadır. (İngilizcede civil law Roma hukukunu anlatmaktadır.)

Sözü uzattık ama, sanırım sivil anayasa yapma hevesini “teşrih” için sivil teriminin anlamını, kökeniyle ve şimdiki haliyle tam olarak açıklamamız lazım. Ne istiyor bu anayasanın ille sivilinin yapılması gereğini vurgulayıp duranlar? Hemen akla gelen şu: Öncekiler ve şimdi yürürlükte olan anayasa sivil değildir.

Öyleyse nedir? Yukarıda değindiğimiz gibi halk ağzındaki deyişle öncekiler ve şimdi meri olan anayasa, sivil değilse, olsa olsa “askeri” anayasalardır. Bu doğru ya da isabetli bir tespit midir? Yine önceki açıklamalara ek olarak önce şunu belirtelim: Sivil toplum örgütü (STO), sivil toplum kuruluşu (STK) gibi adları kullanarak çeşitli alanlarda etkinlikler yapan kuruluşların mensuplarına, “siz askeri olmayanın zıddı anlamında mı sivilsiniz” diye sorsanız kıyameti koparıyorlar; bunun yanlış bir tanımlama ya da yakıştırma olduğunu söylüyorlar. Demek ki, onların açısından (STO ve STK’nin) bakarsak, sivil anayasayı da askerinin zıddı olarak niteleyemeyiz! Gerçi bizim STO veya STK adını verdiğimiz kuruluşların Batıdaki örneklerinde sivil terimi pek kullanılmamaktadır. Örneğin bunların en önemli modeli olanlara İngilizcede (Amerika dahil) NGO (Non Govermental Organisation) denmektedir. Şu hale göre bizim sivil anayasa hevesli ve takipçilerinin kullandıkları sivil terimi, STO ve STK’deki anlamda kullanılmış değildir. Öyleyse nedir?

Evet, sivil anayasa denince, buradaki sivil sözcüğünün, sadece “askerinin zıddı” anlamına gelmediği kabul ediliyor. Nitekim, Batı dillerindeki örneklere de bakarsanız, bu yaklaşım tamamen doğru. Sözcüklerdeki anlamıyla Batı dillerinde bizim sivil dediğimiz civil sözcüğünün çeşitli kullanımları vardır: Örneğin, “civil engineer” mühendis demek “civil servant” resmi memur anlamında kullanılıyor. “Civil law” İngilizcede özel hukuk ya da Roma hukuku demek. “Civil disobedience” toplumda yurttaşların belli bir yükümlüğe karşı çıkıp başkaldırmalarını anlatıyor. “Civil aviation”, “civil service”, “civil war”, “civil defence” vb sözlükler de, bütün bunların arasında -ve sonunda- civil’in, “askerinin zıddı” olduğu da belirtiliyor.

Bunlara bakarak bizim sivil anayasa girişimini açıklamak gerekirse, bu girişimdeki sivil lafına, askeri olmayandan başka bir anlam yüklemek olanaksız gözüküyor. Yani, bu bağlamda kullanılan sivil sözcüğünün “askeri olmayandan” başkaca bir anlamı olmadığı anlaşılıyor. Nitekim, mevcut anayasayı “sivilleştirmeye” kalkışanların önceliklerinin (1961 ve 1982) “askeri darbelerin ürünü” olduğunu vurgulamaları da bunu doğruluyor. Böyle olunca sivil anayasa girişiminde görev alanları da, önceki askeri olanı değiştirerek sivilini yapmanın peşinde oldukları açıkça anlaşılıyor.

Burada hemen vurgulamamız gerekir: 1961 ve 1982 anayasaları sanıldığı gibi, askeri anayasalar değildir. Bu tamlamada yer alan “askeri” sözcüğü, anayasayı değil, anayasanın yapılışı ile ilgili bir olguyu anlatmaktadır. Yani bu anayasalar (1961 ve 1982), siyasi iktidara karşı gerçekleşen askeri darbelerden sonra yapılmıştır. Ama bu yasaları hazırlayanlar, asker kişiler değil çoğunluğu asker olmayan (sivil!) kişilerden oluşan meclislerdir. Anayasanın yenisini (sivilini) yapacaklar da, aralarında askerler de olsa yine sivil görevlilerden oluşan kurumlar olacaktır. Öyleyse, biz “eski askeri anayasayı değiştirip, sivilini yapacağız” demek aslında söz olarak iki yönlü yanlışı içeren temelsiz bir sözdür.

Askeri kesimin baskısı

Doğru bir laf edilecekse şöyle denmesi gerekir: “1961 ve 1982 anayasaları askeri kesimin baskısı ile hazırlanmış düzenlemelerdir; bunların halkoylaması (referandum) ile yürürlük kazanmış olmasının bir anlamı yoktur. Şimdi, bütün bunları bir yana koyup içinde askeri etkisi olmayan ya da askerlerin baskısı ile hazırlanmamış bir anayasa yapılacaktır!”

Buraya kadar açıklananlardan ortaya çıkan tablo şudur: 1961 Anayasası ile onun kötü bir versiyonu olan 1982 metni, askeri anayasalar değildir. Bunları hükümleri içinde -1982 Anayasası’nın halihazır metnine göre-askeri kesime imtiyazlar sağlayan hiçbir özel düzenleme yoktur! Öyleyse, yeni bir anayasa yapma hevesini, “askeri olanı terk edip sivilini yapıyoruz” aldatmacasıyla örtmeye kalkışmak tam bir “saptırma”dır.

Aslında, pek çok kez ortaya konduğu gibi bu girişimdeki “gizli amaç”, Cumhuriyetin kuruluşuna ait “temel değerleri ortadan kaldırma hedefidir”. Bunu anlamak için anlı şanlı anayasa uzmanı profesör olmak değil, sıradan uyanık bir yurttaş olmak bile yeter.