Sözde Ermeni Soykırımının 100. Yıldönümü Yaklaşırken

11 Ocak 2012 Çarşamba, 15:20
Abone Ol google-news

Bu arada şunu da belirteyim ki diyasporanın baskısı dolayısıyla Ermenistan’ın soykırım iddiasından bu gelişmeler üzerine hemen vazgeçebileceğini beklemek gerçekçi olmayabilir. Bu konunun tüm ülkelerin arşivlerinin açılarak tarihçilerden oluşturulacak tarafsız bir komisyonda incelenmesi hususunda tarafımızdan yapılan önerinin ele alınmasının mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Fransa’nın sözde Ermeni soykırımı iddiasını seneler önce tanıdığı malumdur. Bu ülke, bu defa bir adım daha ileri giderek soykırım iddiasının inkârını suç sayıp cezai müeyyideye bağlamıştır. Parlamentosunun kabul ettiği bu yasa senatoda da onaylanırsa yürürlüğe girecektir. Fransa bu yaklaşımıyla, 1789 Fransız İhtilali’nden beri bayraktarlığını yaptığı ve kendi anayasasında da yer alan ifade, kanaat ve inanç özgürlüğü gibi evrensel değerleri çiğnemekle kalmayıp aynı zamanda Ermenilerin haksız davasını sahiplenmiş ve soruna taraf olmuştur. Fransa’nın AB’ye üyeliğimiz konusunda olduğu gibi, bu defa da sözde Ermeni soykırımı mevzuunda takındığı bu önyargılı ve gayri dostane tavrına karşı Türkiye’nin tepkisi sert olmuştur.

Soykırım konusunda, esas itibarıyla I. Dünya Savaşı yıllarında bazı Batılı büyükelçiliklerde çalışan Ermeni tercümanların rivayet kabilinden yaptığı beyanlara dayanılarak sipariş üzerine hazırlatılan önyargılı birkaç kitap ve yayında yer alan iddiaların gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.

Her şeyden önce, İspanya’da engizisyona maruz kalan Yahudileri ülkeye kabul edip bağrına basan, keza imparatorluk döneminde Ermenilere önemli görevler tevdi etmekte ve bu meyanda I. Dünya Savaşı sırasında Dışişleri Bakanlığı gibi çok hassas bir göreve bir Ermeni vatandaşı getirmekte tereddüt etmeyerek onlara ne kadar büyük güven duyduğunu gösteren Osmanlı’nın, üstelik yedi cephede savaş verildiği ve büyük sorunlarla boğuşulduğu bir ortamda “Sadık Teba” olarak vasıflandırdığı Ermenilere karşı durup dururken soykırıma girişerek başına bir dert daha açmayı göze almış olabileceğini düşünmek ve iddia etmek aklın alacağı bir husus değildir.

Kaldı ki, 1948 yılında Birleşmiş Milletler örgütünce kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’ne göre bir eylemin soykırım olarak nitelendirilebilmesi için, bir ırkın tümünü veya bir kesimini tamamen yok etme kastının mevcut bulunması gerekir. Tıpkı Hitler’in 1930 ve 1940’larda Yahudilere karşı giriştiği topyekûn insan avcılığında ya da Fransızların Cezayirlilere karşı uyguladığı soykırımda olduğu gibi.

Bu konuda tüm olup bitenlerin özeti şudur: I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında imparatorluğun içine düştüğü zafiyeti fırsat bilen Ermeniler, Doğu illerimizi işgal eden Rusların himayesine de sığınarak isyan etmişlerdir. Ermeniler bir yandan Rus ordusu saflarında Osmanlı ordusuna karşı savaşırken öte yandan bölge halkı arasında terör havası estirmişler ve Türklere gözdağı vererek yaşadıkları yerleri terke zorlamak amacıyla on binlercesini acımasızca katletmişler ve bu suretle Doğu illerinde kurmayı tasarladıkları Ermeni devleti için dayanak oluşturmak üzere bu illerde bir Ermeni nüfus çoğunluğu oluşturmaya çalışmışlardır.

Osmanlı idaresi giderek tırmanma istidadı gösteren olayların önünü kesmek amacıyla bölgedeki Ermenileri imparatorluğun başka bir bölgesine yerleştirmek üzere tehcir kararı almak mecburiyetinde kalmıştır.Ancak sayıları 300 bini bulan Ermeniler bu tehcir sırasında baskınlar, talan olayları ve yaygın bulaşıcı hastalıklar da dahil çeşitli nedenlerle yaşamlarını yitirmişlerdir. Bu durum, tehcirin uygulanması sırasında yaşanan aksaklıklardan ve tehcire tabi tutulan bu vatandaşların güvenlik ve sağlığını korumak için gerekli önlemlerin alınmasında yerel makamlarca gösterilen ihmalden ileri gelmiştir. Bu durumun sorumluları sonradan adalet önüne çıkarılarak cezalandırılmışlardır.

Soykırım kastı yok

Ayrıca İstanbul’un işgalinden sonra olaylarda dahli olabilecekleri gerekçesiyle İngilizlerce Malta’ya sürülen 150 kadar üst düzey zevat hakkında Osmanlı ve Amerikan arşivlerinde yapılan tüm araştırmalara rağmen aleyhlelerinde hiçbir delil bulunamamış olması üzerine bu kişiler serbest bırakılmışlardır. Görüleceği üzere olayları, devlete karşı isyan eden Ermeniler başlatmışlardır. Her iki taraftan da büyük kayıplar vardır. Ortada bir soykırım kastı ve olgusu mevcut değildir.

Ancak kabul etmek gerekir ki olaylarda bir kast unsurunun bulunmayışı ve tehcir sırasında ihmali görülenlerin cezalandırılmış olması, Ermeni kayıplarının onların iddialarının aksine 300 bin civarında kaldığı kabul edilse dahi, tehcir sırasında yaşanan büyük trajedinin vahametini ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenledir ki Ermeni propagandasının etkisine kapılarak soykırım iddiasını tanıyan ülkelerin sayısı giderek artmıştır.

Bu itibarla, Ermenilerin sözde soykırımın 100. yıldönümü vesilesiyle 2015 yılı için büyük hazırlık içinde oldukları da göz önüne alınarak, 24 Nisan öncesindeki bu dönemde siyasi düzeyde bir bildiri yayımlanması ve bu bildiride olayların oluşum ve seyri hakkında yukarıdaki söylemimiz özetlendikten sonra olaylarda Osmanlılara atfedilebilecek bir kast unsurunun mevcut bulunmadığı, bu nedenle bir soykırımdan söz etmenin ve böyle bir iddiayı kabullenmenin imkânsız olduğu, esasen Cumhuriyet hükümetinin Osmanlı döneminde cereyan etmiş ve üzerinden bir asıra yakın süre geçmiş olan olaylardan dolayı hiçbir suretle sorumlu tutulamayacağı, bununla beraber bu elim olaylardan derin üzüntü duyulduğu belirtilerek halen tarihe karışmış Osmanlı yönetimi adına Ermenilerden bir şekilde özür dilenmesi düşünülebilir.

Karabağ sorunu

İnsani açıdan anlamlı olan böyle bir adımın dünya kamuoyunda yankı uyandıracağına inanıyorum. Diyasporanın büyük olasılıkla soykırım iddiasını sürdürmeye devam etmekle beraber, Türkiye ile ilişkileri normalleştirmek isteyen Ermenistan’ın yapılacak bildiriyi karşılıksız bırakamayacağını, bildirinin Erivan’ı da yapıcı bir adım atmaya zorlayabileceğini ve bu arada AGİT’in Karabağ sorununun çözümü için kurduğu MİNSK Grubu’nun üyesi olarak vaktiyle kendisi ile birkaç kez baş başa görüştüğüm Ermenistan’ın sabık cumhurbaşkanı olup halen de aktif siyasete devam eden Ter Petrosyan gibi ılımlı politikacıların elini güçlendireceğini,böylece iki ülke arasında tarihi bir uzlaşma yolunun açılacağını ve Ermenistan-Azerbaycan arasında 20 yıldan beri süregiden Karabağ sorununun çözüme kavuşma imkânının da ortaya çıkabileceğini umuyorum.

Bu arada şunu da belirteyim ki diyasporanın baskısı dolayısıyla Ermenistan’ın soykırım iddiasından bu gelişmeler üzerine hemen vazgeçebileceğini beklemek gerçekçi olmayabilir. Ancak, iki ülke arasındaki ilişkilerde böylece sağlanacak olumlu hava içinde bu konunun tüm ülkelerin arşivlerinin açılarak tarihçilerden oluşturulacak tarafsız bir komisyonda incelenmesi hususunda tarafımızdan yapılan önerinin ele alınmasının mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Ayhan Atay Kamel- Emekli Büyükelçi