Suna Yıldızoğlu: Türkiye’den gitmek bana ihanet gibi geliyor

Aklında ne şarkıcılık ne de oyunculuk vardı. Sadece İstanbul’u, Türkiye’yi çok sevdi. Karşınızda Suna Yıldızoğlu...

26 Aralık 2020 Cumartesi, 16:08
Suna Yıldızoğlu: Türkiye’den gitmek bana ihanet gibi geliyor
Abone Ol google-news

FOTOĞRAF: VEDAT ARIK

46 yıl önce Londra’da bir iş görüşmesi yaptı, resepsiyonist olarak önce Yunanistan’a, sonra da Brezilya’ya gidecekti. Bir karışıklık oldu, Türkiye’ye geldi. İstanbul’a indiğinde, çok daha oryantal bir ülke beklerken, modern bir hayatın içine girdi. Yemyeşil ve masmavi İstanbul’a âşık oldu. Lüks içinde bir hayat gördü burada. Kocaman salonlar, kocaman pencereler, gelişmiş bir mimari zevk, eski Amerikan arabaları, dolmuşlar, büyük bahçeler, radyoda çalan değişik dillerde şarkılarla İstanbul masal gibiydi. Karanlık, tutucu İngiltere’den sonra eğlenmenin ayıp sayılmadığı bir toplumun içindeydi. Aklında ne şarkıcılık ne de oyunculuk vardı. Sadece İstanbul’u, Türkiye’yi çok sevdi. Karşınızda Suna Yıldızoğlu...

- Çukur’da mükemmelsin. Birkaç senedir de oyunculuk yapmıyordun.

Ben sadece iki dizide oynadım. 15 sene içinde!

- Niye böyle?

Yasak vardı. Bir arkadaşım söyledi, “Suna sen aşırı sakıncalı listesindesin” dedi. Her televizyona da çıkmıyorum. Ama ben popüler olmayı istemiyorum zaten. Böyle niş olmayı seviyorum. Öbür türlüsü sıradan iş yaptığım anlamına geliyor sanki.

- Herkesin sevdiği insan modeli...

Öyle bir şey olamaz, değil mi? Herkes sevmesin. Ben yaptığım işi doğru yaptığımı hissediyorum. Yaş almanın da büyük avantajı var. Kendime düzgün yaşlanayım diye baktım ama kafamı da doldurmuşum meğer. Şimdi kafama, oyunculuğuma bakıyorlar. 

- Müthiş bir oyuncusun bence. ‘Sokaktaki Adam’da nasıl bir karakter çıkartmıştın, unutulur gibi değil.

İnsanın hayatında böyle bir rol ancak bir kere gelir. Müthiş bir roldü, okur okumaz ben bundan ödül alırım demiştim. Kadının çok farklı tarafları vardı: Hem adaama karşı çok anaç, hem çok seksi... Şimdi bir kısa metrajlı filmde oynadım. 70’li yılların seks filmlerinde oynayan bir oyuncunun hayatı. 20 dakikalık bir şeydi. Yapan kızın projesiydi. Dünyanın heryerinde ödüller alıyor şimdi. Konu o kadar güzeldi ki... 

- En çok oynamak istediğin karakter hangisi?

Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’sındaki Maria Puder’i yıllarca oynamayı çok istedim. Bir de Attila İlhan’ın Fena Halde Leman’ı var içimde. 

- Kürk Mantolu Madonna sahnelendi, gördün mü?

Hayır, görmedim. Ben daha iyisini yapardım diye içim içimi yemesin diye görmedim belki de! (gülüyor)

- Şarkıcılığını sürdürüyorsun bu arada.

Çok seviyorum. 

- Çok seviyorsun, çok yeteneklisin. Hem oyuncu olarak hem de şarkıcı olarak. Ama bir taraftan da her şeyi bir çırpıda sallayabiliyorsun.

Evet, aynen öyle bir tarafım var. Çok doğru. Altı tane erkek kardeşim var benim. Şunu söyleyeyim sana Fatih, hiçbir şeyi bilerek yapmadım ben. Belki 45 yaşından sonra bilmeye başladım. Hayatın bana gösterdiği yollardan ilerledim. Kardeşlerim de söylüyorlar, hep koruyucuymuşum ben. Altı tane kocaman adam, beni görünce dizime yatıyorlar hâlâ, küçük çocuk oluyorlar benim yanımda. Türkiye’deki erkeklerle ilgili başım fazla belaya girmedi, bunu da şimdi algılıyorum. Bence bu özelliklerimden dolayı.

- Girebilir miydi? Sarışın, genç, çok güzel bir kadın...

Tabii. Herkes aşkını ilan ediyordu ama o kadar. Benim kardeşlerim de bana hâlâ hayranlar. Gençken güzel bir kadındım. Kardeşlerimin ablasıydım, ama bana hayranlık duyabilirler. Belki altı erkek kardeşten dolayı ben etrafımdaki erkeklerin çoğunu kardeşe çevirebilmişim. 

- Acaba Türkiye’de daha mı zor oldu bu hayran erkeği kardeşe çevirme olayı, merak ettim.

Tam tersi. Türkiye’de erkekler daha anasının kuzusu oluyor. Annelerine çok düşkünler. Ben feci anaçım. Abla, kız kardeş, anne oluyorum hemen. Bir de çok sorumluluk taşıyan bir insanım. Ömür boyu! Öyle öğretildi bana çocukken. Annem çok çalışıyor, omzumda kalabalık bir ailenin sorumluluğu çok erken yaşlarda yüklenmiş. İngiltere’den ayrıldığımda çok gençtim ama o sorumluluk duygusunu tüm iş hayatıma, ilişkilerime taşıdım ben.

- İlişkilerde çok sorumluluk sahibi olmak iyi olabilir gerçi.

Çok değil. Ben resmen adamları hadım ettim. Dur ben yaparım, ben hallederim diyerek. Ama yani bilerek yaptığım bir şey değil. Bilebildiğim sevgi türü  bu. İşte bu yüzden şimdi yeni bir ilişki istemiyorum. Yalnızlığımla çok mutluyum. 

- Çocuklar, hayvanlar, sosyal medya...

Oğlum bende şimdi, üniversiteyi bitirip geldi. Kızımı görüyorum, o da burada. Kedilerim var. 

- Yasemin bir Amerikan dizisinde oynuyordu, değil mi?

Evet. Çok sık gidip geliyordu. Çekimler İngiltere’deydi. Pandemi başlayınca o da geldi, burada çalışacak şimdi. Dünyanın her yanından hayranları var onun.

- Çukur da birçok memlekette gösteriliyor sanırım.

Şimdi onu diyecektim, ben Çukur’da oynadığımdan beri çok ilginç bir takipçi profili geldi. Hoşuma gitti açıkçası. Farklı ırklardan genç bir jenerasyon. İran, Güney Amerika, İspanya’dan yazanlara cevap veriyorum. Bazı fanlar da ‘Çıplak Vatandaşlar’dan kaldı. Cansel Elçin’le oynuyordum orada. Onun çok sayıda yabancı hayranı vardı; bir şekilde beni fark etmişlerdi.

- Sen sosyal medyayı ne kadar aktif kullanıyorsun Suna.

Çok. Çünkü çok seviyorum. Şu anda dünyanın hiçbir yerine gidemiyorum. Senelerce oğlumun okulu için çalıştım, dolayısıyla vaktim yoktu. Şimdi de pandemi var. Farklı ırklardan insanlarla muhabbet etmeyi çok seviyorum. Hep değişik pencereler açıyorlar hayatımda, biliyor musun. Twitter’da muhabbet edebileceğim insanlarla karşılaşıyorum. 

- Bir de acayip bir Türk milliyetçisi duruşun var.

Taa ilk geldiğimden beri. Ben burada yaşıyorum, burada oy veriyorum. Ben buraya karşı sorumluyum. Arkadaşlarım Türk, Avustralya’da yaşarken bile bütün arkadaşlarım Türk’tü.

- Sen biraz Türk olmak üzere doğmuşsun sanki. Düşünsene, herkes Ankara Antlaşması’yla İngiltere’ye gitmeye çalışıyor, sen burada kök salıyorsun.

Gençler gitsinler. Ama benim bu saatten sonra, İngiliz bile olsam, Türkiye’den gitmek bana ihanet gibi geliyor. 19 yaşımdayken geldim Türkiye’ye. Hiçbir yere de gitmiyorum.

- Hepimizden daha Türk’sün!

Sonradan görmeler öyle oluyor... (gülüyor)

- Şu anda bir ilişkin var mı?

16 sene süren bir ilişkim vardı, bitti. Oturup düşündüm: Ben ne yaptım? Bayağı bir liste çıktı. Fazlasıyla koruyucuyum. Âşık olduğum erkeği hemen yukarı taşıyorum; ne iş yapıyorsa, en iyisini yapan olsun. Ben o zaman hayranlık hissediyorum. Bu çok zeki bir adamdı, “Beni oraya koymayacaktın”dedi. İlişkinin içinde yok oldum. İlişki bittikten sonra Twitter’a yüklendim. Orada açıldım. Saçmalasam da, ben buyum. Engelleyecek kimse yok ya. Çok güzel bir duygu bu. Aptalca yazıyorsam, ben yazıyorum, ben aptal oluyorum, sana ne? Artık yalan söyleme şansım da yok.

- Aslında artık kimsenin yok...

Tabii. Birisi çıkar ‘Hadi len, doğrusu budur’ der. 

- Burçin Orhon’la da çok yakın arkadaşsın.

Süperdir. Çok kafadır. Enteresan, çok dolu bir kadın. Çok güzel şeyler yapıyor. Onun arkadaşı olmam benim için onurdur. 

- Yasemin’in dünya çapında bir oyuncu oluşu da büyük onurdur herhalde.

Hem de nasıl... Hele oyuncu anne için. Ben kopamadım. Teklifler geldi. Londra’dan, Fransa’dan plak teklifleri gelmişti. İtalya’dan da film teklifi. Kayhan’la evliydim, sonra da Çetin’le (Alp) beraberdim. Onları bırakamadım, buradan kopamadım. Aile devam etsin diye gitmedim. Yasemin’e sadece arkada destek oldum. O cesareti gösterdi ve gitti, çok da güzel işler yapıyor. Çok mutlu oldum. Geçenlerde bir İngiliz televizyonuna konuk olarak katıldı. Benim hardware’im İngiliz, software’im Türk dedi. Bayıldım. Bundan daha yüceltici bir şey olabilir mi? Çok gurur duydum valla. Bu güzel kadına bakıyorlar, ‘İçim Türk’ diyor. Bu kadın Türk’üm diyorsa, Türkiye’yi bu kadar seviyorsa, daha güzel bir şey olabilir mİ?

- Tüylerim diken diken oldu... Peki onun orada çalışma koşulları rahat mı?

Her şeyden önce kalıplar yok. Burada kadınlar illa belli kalıplar içinde gösteriliyor ve ben buna çıldırıyorum. Belli bir yaşa gelen kadının hele sadece belli bir tarz rolü var. Biz hepimiz aynı mıyız Allah aşkına? 19 yaşımda özgürdüm, şimdi tekrar aynı özgürlüğü yaşıyorum. Bir de üstüne bilgiliyim.

- En güzel zaman yani.

En çok doyduğum zaman. 19 yaşımdayken önümde yazılacak upuzun bir kitap vardı. Şimdi kitabın bir kısmını yazmışım; onu okuyarak keyif alıyorum. Kendime bakıyorum, “Ah geri zekalı bunu neden yaptın” diyorum, kahkahalarla gülüyorum sonra da!

- Sahnede şarkı söylemeyi özledin mi?

Aslında bu yaz Kuşadası’nda sahneye çıkacaktım. Artık daha fazla caz’a ağırlık vermeye başladım. Çok seviyorum, bugünkü karakterime de çok uygun.

- ‘Kargalar Kafeste’ de çok güzel projeydi.

Çok güzeldi yaa... Sahnede iki saat hoplayıp zıplıyordum. Tina Turner’lar, Fransızca, İspanyolcalar falan, ne güzel şarkılar söylüyordum. Bakalım inşallah yakında yine sahne olur. 

KAYHAN İLE TARİH, ÇETİN İLE ÇILGINLIK

- İçinde kalan ne var?

Bir sırt çantasıyla Güney Amerika’ya gidip birkaç ay yaşayamamak. Sol dizimden ameliyat olmam gerekiyormuş. Doktor dedi ki “Sen nasıl dans ediyorsun, yürümen bile mucize”. Herhalde kafa.

- En unutulmaz aşkın kimdi?

Hepsi ayrıydı. En çok kültür, Türk karakteri, tarih bilgimi Kayhan’dan öğrendim. Onunla İngiliz’den Türk’e döndüm. Çetin’le çılgınlık vardı. Dudley de en güvendiğim insandır, çünkü adamda yalan nosyonu yok. 

- Kapıda bekleyen çok erkek vardı herhalde.

Öyleymiş, sonradan öğrendim. 40’ımdan sonra herkes açılmaya başladı: Biz sana âşıktık! Hem de böyle Boğaziçi, İTÜ mezunları falan. Allah razı olsun dedim, ama yanaşma konusunda korkaktınız dedim. 

- Aşk nasıl sürer?

Sürmez. Aşk sürmez. Doğa aşkı, hayvan aşkı, Allah aşkı sürer. Kadın-erkek aşkı, araya seks girince, mutlaka biter. Sevgiye, saygıya dönüşür. 

- Peki son soru: Hırs, kabiliyet, şans. Anlat.

Dünyanın her tarafında çok güzel sesli olan, harika şarkı söyleyen binlerce, on binlerce insan var. Bu kabiliyet. Peki kim parlıyor? Hırslılar ve şanslılar. Hırslıysan, şansın çıkınca hemen faydalanıyorsun. Hırslı değilsen, karşına şans çıkarsa, ondan sonra bir şans daha lazım. O da olmayabilir. Anlayabildin mi? Benim Kayhan’la tanışmam şans. Evlendik. Para durumumuz kötüydü, Bebek’te oturuyorduk. Kayhan o sırada bir filmde oynuyordu. Sırrı Gültekin çekiyordu. “Suna da oynar mı” diye sormuş. On dakikalık bir roldü. Seden Kızıltunç da filmdeydi, gördü. TRT’de bir proje için yeni bir yüz arıyorlardı, Seden de beni tavsiye etti. Burada iki şans: Kayhan ve parasızlık. Seden, kabiliyet ve şans. Sonrası da kabiliyet, disiplin ve hırs. Tamam, ben bir Ajda Pekkan değilim. Onun disiplinine, aşkına hayranım ama ben özgürlüğüme çok düşkünüm. 

- Hep hazır mısındır?

Kuşadası’nda hergün deli gibi yüzüyorum. Burçin “Biraz rahat olsana” dedi. Yok Burçin dedim, yarın bir telefon gelebilir ve beni bir rol için çağırabilirler! Ertesi gün telefon geldi ve Çukur için görüşmeye çağırdılar. Telaşa girmeme gerek yoktu. Ben fırsata hazırdım yani. Bir de çok meraklıyım. Hiçbir şeyin ustası değilim, ama çok okuyorum. Ben bile bazen bunu nereden biliyorum diye soruyorum kendime. Çocuklar da öyledir ya, bağlantılar kurarlar, o uyanış anı çok etkileyicidir. 

- Belki bu duruşunda eğitimin, çocukluğun da etkili.

Sürekli azla yetindik biz. Reçelli ekmek, tuvalet dışarıda, hiç lüks yaşamadık. O dönemin İngiltere’si savaşın etkilerinden kurtulamamıştı ki daha. Azla yetinince, kimseye gebe kalmıyorsun. İstemediğim işi kabul etmek zorunda değilim ben. Askerlik gibi, ben ne soğuktan ne yağmurdan korkarım. Hiçbir şeyden şikayet etmem. Çocuklar büyürken Avustralya’ya gitmemiz de bu yüzden. Şımarmasınlar, disiplinli yetişsinler istedim. 

- Peki gelecek?

Geçmişi yargılamak çok saçma. Gelecek Pasifik’ten geliyor. Kendimizi toparlayalım, kimseyi suçlamayalım. Tüketmekle ve suçlamakla meşgulüz. Bu şekilde ileriye gidemeyiz. Oturalım ve çalışalım.