Türkiye’nin önde gelen hukukçuları Cumhuriyet’e verilen cezaları değerlendiriyor-2

Ceza yaptırımı kadar etkili yeni bir yöntem gündeme gelmiş durumda. Bu yöntem, “muhalif gazeteler için resmi ilan dağıtımını savsaklamak” olarak tanımlanabilir. Resmi ilanların adil dağılımını sağlamak üzere kurulmuş olan Basın İlan Kurumu (BİK) bu yeni yöntemin anahtar kuruluşu konumuna getirildi.

25 Haziran 2020 Perşembe, 06:00
Abone Ol google-news

Prof. Dr. Fazıl Sağlam

Anayasa Mahkemesi Emekli Üyesi

Basın ve medyanın büyük kesimi siyasal iktidarın uydu alanına girdi. Bu alan içine girmemek için direnen azınlık bir grup, demokratik denetim işlevini yerine getirmekte zorlanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” niteliğini savunmak giderek güçleşmeye başladı. Cumhuriyetin bu niteliklerinin değiştirilemeyeceği anayasada yazılı olsa da bunları savunma zorluğu, değişik biçimlerde karşınıza dikiliyor. Her şeyden önce bu ilkelerin en önemli anayasal güvencesi olan bağımsız yargı, anayasal gücünü ve etkisini kaybetmekte, genel bir işlev ve güven kaybı yaşamakta.

Yargıya koşut olarak yasama organı da anayasadaki merkezi konumunu elinde tutamadı. Yürütme organı diğer güçler karşısında hem hukuksal ve hem de fiili bir üstünlük sağlamış durumda. Bu yeni koşullar altında basın ve medyanın büyük kesimi siyasal iktidarın uydu alanına girdi. Bu alan içine girmemek için direnen azınlık bir grup, demokratik denetim işlevini yerine getirmekte zorlanıyor.

“Kaderin ironik cilvesine bakın ki Basın İlan Kurumu’nun dayandığı 2 Ocak 1961 tarih ve 195 sayılı yasa, DP döneminde Resmi ilanların dağıtımında partizanca davranılmış olmasına bir tepki olarak 27 Mayıs Askeri Yönetimi tarafından çıkarılmış bir yasa. Öz amacı bu alanda adil ilan dağılımını sağlamak. Kısacası BİK varlığını böyle bir yasaya borçlu. Bu tespit yalnızca bana ait değil, BİK’nin kendi resmî sitesinde yayımladığı tarihçe de bunu doğruluyor.”

Cezaevleri, adi suçlular yönünden boşaltılırken başta gazeteciler olmak üzere siyasal suçlamaya uğrayanlar içeride tutuluyor ve bunlara her fırsatta yenileri ekleniyor. Bu arada ceza yaptırımı kadar etkili yeni bir yöntem gündeme gelmiş durumda. Bu yöntem, “muhalif gazeteler için resmi ilan dağıtımını savsaklamak” olarak tanımlanabilir.

Resmi ilanların adil dağılımını sağlamak üzere kurulmuş olan Basın İlan Kurumu (BİK), bu yeni yöntemin anahtar kuruluşu konumuna getirildi. Bunları ancak muhalif basından öğrenebiliyoruz. Örneğin Cumhuriyet gazetesi için değişik haber ve yazılarla ilgili olarak BİK’ten gelen resmi ilan ve reklam kesme yaptırımlarının toplamı 88 güne ulaşmış bulunuyor. Buna karşılık yandaş basın ve medya ile ilgili benzer bir haber ya da açıklama duyduğumuz olmuyor.

27 MAYIS 1960’IN 60. YILI YAZISI ÜZERİNE

Mesleğimi ve uzmanlık alanımı doğrudan ilgilendiren yeni bir örnek olay var ki buna değinmeden geçmem mümkün değil. BİK, Cumhuriyet gazetesinde 27 Mayıs günü Alev Coşkun imzasıyla yayımlanan “27 Mayıs 1960’ın 60. yılı - Amaç demokratik anayasa yapmaktı” başlıklı köşe yazısının basın ahlak esaslarına aykırı olduğu iddiasıyla gazeteden savunma istemiş.

Yazıyı daha önce okuduğum için, BİK’ten gelen bildirimin bir kopyasını görmek istedim. Lütfedip gönderdiler. Bu bildirimde Alev Coşkun’un yazısından belli bölümler aktarılarak bu ifadelerin 195 sayılı yasanın 49. maddesinde yer alan “Basın Ahlak Esaslarını” ve bu madde uyarınca BİK Genel Kurulu’nca çıkarılmış bulunan 18.11.1994 tarih ve 129 sayılı kararın 1. maddesinin a ve ç bentlerini ihlal ettiği ileri sürülmekte. Anılan bentler aynen şöyledir:

“a) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve Cumhuriyetin insan haklarına dayalı, demokratik, lâik, hukuk devleti niteliği, Atatürk ilke ve inkılapları ve anayasanın 174’üncü maddesinde yazılı “İnkılap Kanunları” aleyhine yayın yapılamaz.” / “ç) Suça tahrik veya teşvik edecek ve suç ile mücadeleyi etkisiz kılacak yayın yapılamaz”. Yukarıya aynen aktarılan ilgili bent metinlerinde kalın punto ile vurguladığım bölümün bildirimde yer almamış olması dikkat çekicidir. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi ve doğal olanı, bildirim konusu yazının bu ilkeleri ihlal eder içerikte görülmemiş olmasıdır. Ama içinde yaşatıldığımız siyasal ortam, farklı bir anlamı daha çağrıştırıyor. Fiili durumun da bir yansıması olan bu farklı anlama göre, “Atatürk ilke ve inkılâpları ve Anayasa’nın 174’üncü maddesinde yazılı “İnkılâp Kanunları” aleyhine” yayın yapmanın hiçbir sakıncalı yanı yoktur.

Bu tür yazılar, zaten yandaş basın ve medyanın günlük ve bilinen uygulamaları arasında yer almakta ve bunlar BİK’te resen ya da şikâyet yoluyla herhangi bir işlem görmemektedir. BİK’in bu ikinci anlamın etkisinde olmadığı varsayılsa bile, klasik yorum ilkelerine göre o bölümün yine de çıkarılmaması gerekirdi. Çünkü yukarıda zikredilen a bendi, ancak o bölümle birlikte bir bütün olarak yorumlanabilir. Esasen a bendinde yer alan diğer ilkelerin kaynağı da 1961 Anayasası’dır.

KADERİN İRONİK CİLVESİ!

Kaderin ironik cilvesine bakın ki BİK’in dayandığı 2 Ocak 1961 tarih ve 195 sayılı yasa, DP döneminde resmi ilanların dağıtımında partizanca davranılmış olmasına bir tepki olarak 27 Mayıs askeri yönetimi tarafından çıkarılmış bir yasa. Öz amacı bu alanda adil ilan dağılımını sağlamak. Kısacası BİK, varlığını böyle bir yasaya borçlu. Bu tespit yalnızca bana ait değil, BİK’in kendi resmi sitesinde yayımladığı tarihçe de bunu doğruluyor. Bu tarihçeye göre, 1957 yılında, “... ihale ilanlarının yayımlanacağı gazeteleri, doğrudan hükümetin seçmesini öngören düzenlemeler geldi. ... Basın özgürlüğü tartışmalarının yaşandığı bu dönem, 2 Ocak 1961’de 195 sayılı Basın İlan Kurumu’nun kuruluşuna ilişkin kanunun kabul edilerek, 9 Ocak 1961’de Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla sona erdi”.

BİK’in böylesine talihsiz bir duruma düşmemesi için iki şeyi birbirinden kesin olarak ayırması gerekir: 27 Mayıs bir askeri darbedir. Demokrasiye bağlı bir insan için tüm darbelere karşı olmak ilkesel bir yaklaşım ve davranış biçimidir. Ama böyle bir darbe övülmediği ya da darbeyi çağrıştıran ifadeler kullanılmadığı sürece, darbe sonrasında ortaya çıkan anayasal gelişmeleri, darbe ile özdeş saymak, kişiyi yanlış değerlendirmelere götürür. Böyle bir bakış açısı, her biri birer askeri darbe sonunda ortaya çıkmış olan Portekiz ve İspanya demokrasilerinin bugün neden AB içinde yer aldıklarını kavramayı imkânsız kılar.

Bu çerçevede BİK bildiriminin konusu olan yazıyı bir kez daha dikkatlice okudum. Yazıda iki nokta dile getiriliyor: Birincisi 27 Mayıs hareketinin sonraki askeri darbelerden farklı olması, bu farklılığın özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasinin amaçlanmış olmasından kaynaklanması ve bunu sağlamak üzere anayasayı hazırlayacak olan Meclis’in dolaylı da olsa belli örgütlerin seçimiyle oluşturulması.

Bunlar herhangi bir “Anayasa Hukuku” kitabında da okuyabileceğiniz şeyler. Bunu doğrulamak üzere benim de ekleyeceğim önemli bir özellik daha var: Kurucu Meclis’le ilgili yasaya göre, hazırlanacak anayasanın halkoylamasında reddedilmesi halinde, Temsilciler Meclisi’nin görevi son bulacak ve doğrudan doğruya halkın oylarıyla yeni bir meclis seçilecektir. Diğer askeri darbeler ya da darbe girişimleri, halka böylesine açık olan bir çözümü göze alamamıştır.

“Basın İlan Kurumu’nun talihsiz bir duruma düşmemesi için, iki şeyi birbirinden kesin olarak ayırması gerekir. 27 Mayıs bir askeri darbedir. Demokrasiye bağlı bir insan için tüm darbelere karşı olmak ilkesel bir yaklaşım ve davranış biçimidir. Ama böyle bir darbe övülmediği ya da darbeyi çağrıştıran ifadeler kullanılmadığı sürece, darbe sonrasında ortaya çıkan anayasal gelişmeleri, darbe ile özdeş saymak, kişiyi yanlış değerlendirmelere götürür.”

Bu bir farklılık değilse nedir? Alev Coşkun’un yazısında dile getirilen ikinci husus, 1961 Anayasası’nın çağına göre ileri bir anayasa olmasıyla ilgili açıklamalardan oluşuyor. BİK bildiriminde alıntısı yapılan “27 Mayıs 1960, getirdiği ilerici ve demokratik anayasa ile gerçek bir toplumsal değişimi ve dönüşümü simgeler” şeklindeki cümlenin nasıl olup da a ve ç bentlerinin ihlali olarak yorumlandığını anlamak mümkün değildir.

Benzer bir değerlendirme, her anayasa hukuku öğreti kitabında okunabilir. BİK’in bu değerlendirmesi, ancak kurum yönetiminin, kendisi gibi düşünmeyen ve yazmayan her yayını resmi ilan dağıtımının dışında tutma yetkisini kendinde görmesi halinde bir anlam ifade edebilir. Bu tarz bir yaklaşımı önleme amacıyla çıkarılan 195 sayılı yasadan böyle bir yetki çıkmaz.

SORUMLULUĞUN YÜKÜ AYM’DE

Bu konuyla ilgili olarak asıl endişem, bu veya benzer bir konunun iç hukukta hak arama yolları tükendikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önüne gelme olasılığıdır. AİHM tarafından karara bağlanan yakın örneklerde Türkiye’nin, sözleşmenin 18. maddesini ihlal ettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu maddeye göre, “Anılan hak ve özgürlüklere bu sözleşme hükümleriyle izin verilen kı- sıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında kullanılamazlar”. Öğretide amaç saptırma olarak anılan ve AİHM’nin çok seyrek uyguladığı bir madde.

Türkiye bu alanda en az iki ihlal kararına muhatap olmuş durumda. Sonuncusunda temyiz itirazı da reddedildi ve içtihat kesinleşti. Dileğimiz odur ki başta BİK olmak üzere iç hukuk makamları, bunun sorumluluğunu duyarlar ve Türkiye’yi küçük düşürecek uygulamalardan kaçınırlar. Ama son aşamada bu sorumluluğun yükü Anayasa Mahkemesi’nin üzerindedir. Bu nedenle iç hukuk makamlarının Anayasa Mahkemesi’ni müşkül durumda bırakmayacak bir tutum ve davranış sergilemeleri gerekir.

Kararlarına uyma yükümlülüğünü kendi serbest irademizle üstlendiğimiz AİHM, Türkiye’nin iç işlerine doğrudan karışamaz ve karışmamalıdır. Ama böyle devam ederse ve Anayasa Mahkemesi de temel hak ve özgürlükleri koruma görevini ihmal ederse AİHM, Türkiye’de bireysel başvuru yolunun etkisizliğine karar verebilir. Bu da uluslararası alanda pek de parlak gözükmeyen imajımızı kendi elimizle doğrulamak anlamına gelir.