Tutsaklık günleri ekmek yaparak tükenir mi?

Bu süreçte tavsiye üzerine Crown izliyorum. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun serüveni, okuryazar olarak bildiklerimi, bir başka ölçütle seriyor önüme. Bu hali seyre değer. Kraliyet Ailesi denen soğuk demirden yapıyı görüyorum.

27 Aralık 2020 Pazar, 15:42
Tutsaklık günleri ekmek yaparak tükenir mi?
Abone Ol google-news

KURŞUNKALEM

“TUTSAKLIK GÜNLERİ EKMEK YAPARAK TÜKENİR Mİ?

1.“Ekim/Rus Devriminin Hikâyesi” fantastik kurgu yazarı China Mieville’nin kitabı. Çok zaman önce kenara koymuşum okurum, diye. –Saim Özen’in tertemiz Türkçesiyle- Devrimi bu türden bir yazarın gözünden okumanın ilgi çekeceğini düşünmüşüm. Kitabı sevdim. Edebiyatçı elinden çıkma olunca, roman lezzetini, inceliği hissediyorsunuz. Genel olarak “devrim önemli, Lenin büyük önder ama Stalin…” bakışı burada da hâkim. Batı bunu geleneksel bakış olarak benimsedi. Tuhaf bulurum bu yaklaşımı. Açık olan şudur; Lenin cesur, zamanın önünden koşan bir devrimcidir. Çevresindeki pek çok kişi ikirciklik yaşarken, o iktidarı ele geçirmenin zamanı geldiğini görmüş,  önderliğin gereğini yapmıştır. 

2.Devrim sözcük olarak kolay dillense de, hiçbir toplum doğuracağı sonuçları kolayca benimsemez. Her devrim, kaçınılmaz biçimde kan ve gözyaşıyla gelir. Romanov hanedanının kanını emdiği halkı kendini yönetmeye, üstelik de emekçiler, köylüler kol kola girecek biçimde hazırlamak, ikna etmek kolay değildir. Hedefin doğru konması, öncülerin iradesi, davanın haklılığı belirleyicidir. Sovyetler Birliği bugün hala tartışılmaktadır, kimileri başarısız deneyim olduğundan söz ediyor. Başarı tartışması ayrı, ancak her geçen gün haklılığı ortaya çıkıyor yeniden.

Dünyanın sosyalizme en çok bugün gereksinimi var!

3.Eve kapanan insanlar yepyeni sorunlarla tanıştı. Boş zaman bolluğu gibi görünen, oysa tamamen tersine işleyen süreç şaşırttı. İlk başta ekmek yapmak eğlenceliydi, bir an sonra mutfak işleri, hobiler oyalamaz oldu. Sınırsız sanılan dijital dünya, başka türden esaret olarak gösterdi kendini. Eşler, sevgililer, çocuklar konuşmayı unuttuklarını fark ettiler. Üstelik “yeni faşizm” sert, ürkütücü yüzünü gösterdi. 

Korku dile sinmiş durumda örneğin. “Bana bir şey olmaz” sanısı yerle bir oldu. Artık yeni bilgi ile tanışıyoruz. Yeni tür kölelik, başka türden çaresizlik! Sosyal medya on dakika çökünce paniğe kapılıyor insanlar. Gördük ki bunca iletişim olanağı, tam tersi etki yapıyor. 

Yeni tür unutkanlık bu! Aslında hiç bilememek, aygıtın belleğine, insafına kalma  hali bu!

4.Dizilerden pek hoşlandığım söylenemez. Bu süreçte tavsiye üzerine Crown izliyorum. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun serüveni, okuryazar olarak bildiklerimi, bir başka ölçütle seriyor önüme. Bu hali seyre değer. Kraliyet Ailesi denen soğuk demirden yapıyı görüyorum. Sömürgeciliğin nasıl büyük rezillik olduğunu, belki bir ölçüde eleştirel olarak, izliyorum. 

Yöntem şu olmalı, dizi izleyiciyi yutmamalı, merak duygusu esarete dönememeli. Çocukluğumda haftada bir bölüm yayınlardı TRT, onu beklemenin heyecanı olur, hatta insanlar aralarında konuşurdu. En popüleri Dallas’tı, bende derin iz bırakan Kökler’di.Her şeye hızla, kolay ulaşmak, sindirmeye, düşünmeye, haz duymaya engel. 

Bu internet üzerinde kurulan izlence ortamları yaşam hırsızı, uyuşturucu…

5.Sosyal medyada her şey pek hızlı büyüyor, ardından sönümleniyor. Hiçbir mesele ciddi konuşulmuyor. Kendini ünlü, önemli sayan kimseler kaybolunca şaşıyor. Oysa emeksiz, içeriksiz, yapıt vermeden edinilen şöhretin kalıcı olması için neden yok ki! Görünmek, bilinmek arzusu ilgi alanı, üretimi, yaratısıyla değil, tersine sadece sima üzerinden ölçülür oldu. Bu yüzden de karmakarışık birçok görüntüyü biliyoruz –ama tanımıyoruz, nerede rastladığımızdan da haberimiz yok- Bu yüzden sürekli belleğe yükleniyoruz.

Bellek çöplük değil ki!

6.Bir anda parladı “Bir Başkadır” adlı dizi. O kadar cümbüş koptu ki evrensel ölçüde bir işle karşılaşacağım sanısıyla izlemeye koyuldum. Nihayetinde dizi izleyeceğimi biliyordum elbet, lakin yüklenen anlam karşısında doğrusu beklentim arttı. Sıradan, kaba çatışmalarla örülü, belli liberal tezlerin savunusu olarak gördüm. Söz edilen türde yaşamlar var, burası “Özal” temelli, Neo-liberal saldırı altında bir ülke. Anlatıcı sınıf bilinci taşımayınca her şey şablonlarla açıklanıyor. Hazin bu. Diziye neden serpiştirildiği belli olmayan şarkıların gönül çelen yanı var.

Diziden birkaç ay önce, nedense uyumadan önce bir iki Ferdi Özbeğen şarkısı dinlerdim. Çocukluğuma götürürdü beni. O yıllar Murat 131 aracımız vardı, teybe takardık kasedi, havalı gelirdi Özbeğen şarkıları. Annem “Baharı Bekleyen Kumrular Gibi”ye bayılırdı. 

Bunu da aldılar ya elimizden. Bir süre Özbeğen’i demlenmeye bıraktım.

7.Dizi işleri böyle, aram iyi değil. Ne varsa kitaplarda var. İlginç bir yaklaşım Lars T. Lih’in “Lenin/Farklı Bir Yol” kitabı. Yalın dili, Aslı Önal’ın güzel çeviriyle elbette; bize Bolşevik Devrimi’nin önderinin kişiliğine dair düşündürüyor. Biçemin neden önemli olduğu bir kez daha açığa çıkıyor aslında. Yavan dil, bizi yapıttan uzak tutuyor.  Oysa bildiğimiz, hatta üzerine yazıp çizdiğimiz meseleler bile biçem ile yeni lezzet buluyor.

Lenin çok büyük. Yazarlık kendi sesini bulmak demek!