Uğur Mumcu'nun hiç ortaya çıkmamış çalışması: Batılılaşma hareketleri

Asistan Mumcu'nun kaleminden: Bu ekonomik koşulların içinde Osmanlı, fikir dünyasında çeşitli fikir akımları ile çalkalanıyordu....

25 Ocak 2020 Cumartesi, 07:30
Uğur Mumcu'nun hiç ortaya çıkmamış çalışması: Batılılaşma hareketleri
Abone Ol google-news

SİYASAL GELİŞMELER

Bu ekonomik koşulların içinde Osmanlı, fikir dünyasında çeşitli fikir akımları ile çalkalanıyordu. Batı’nın ekonomik üstünlüğünden habersiz Osmanlı aydınları, biçimsel reformlarla, Batı gibi üstün ve güçlü olunacağına inanıyorlardı. Bu fikirler “..Batı medeniyetine (civilisation) girmeyi ve Avrupa müşterek hukukuna katılmaya imparatorluk için bir nefsi müdafaası sayan, Koca Reşit Paşa, Tanzimat fermanını okuduğu gün ilân etmişti..” Alt yapı ile çelişme bu dönemde hiç düşünülmemiş ve sadece Batı’dan aktarılan kuralların ortak uygarlığa geçişte yeter çabalar sayılmıştı.

Sorun Batılılaşmak olarak ortaya konulunca, bunun neden ve sonuçlarını araştırmak gerekir. Koşullar Osmanlı İmparatorluğu’nu Batılaşmaya zorluyordu. Ama bu ne nitelikte bir zorlamaydı?

“Bu programın gerçekleştirilmesi için ortayı, diğerlerinden daha ağır basan üçüncü bir kuvvet çıkacaktır. Bu kuvvet bizzat Batı’dır…” Ancak Batı “...Osmanlı devletinin kurtuluşuna ve kalkınmasına çok kere Haçlı zihniyeti ile, fakat her şeyin üstünde, menfaatleri açısından bakmıştır...” Fakat Batı bütün bu girişimlerini medeniyet adına yapıyordu. 1856 Islahat Fermanı’nın imzalanmasında baş rolü oynayan Çarlık Rusyası’nın uygarlık adına ileri sürdüğü istemlerde ilgi çekiciydi. “Bu iddia (Imperialist) bir politikanın hareket noktasını teşkil edince, en ileri sayılan Batı devletlerinin güttükleri gerçek gayenin gizlenmesine de yaramıştı. Meselâ, Çarlık Rusyası’nın Batı medeniyeti adına hareketini anlamaya, böyle bir hak iddiasını meşrulaştırmağa pek imkân yoktur. Kaldı ki, mujikin (Rus köylüsü) sosyal seviyesinin Osmanlı köylüsünden daha üstün olup olmadığı soruşturmağa değerdi...”

Yapısal özellikler siyasal gelişmeleri belirler; onlara yön ve renk verir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma çabaları, ekonomik ilişkilerin Batıca ele geçirildiği bir döneme rastlar. Düzeyde, biçimsel kurallarla ne kadar değişiklik yapılırsa yapılsın, bütün bu değişimler gerçek uygarlığın kurulmasına, toplumun demokratlaşmasına yardımcı etken olmuyorlardı ve olamaması da doğaldı.

Batılılaşma hareketleri döneminde en önemli girişimlerden biri Şuray-ı Devlet adı ile Danıştay’ın kurulmasıydı. Şuray-ı Devlet, idare sahasında “...bir istişare meclisi ve selâhiyeti çok noksan bir idare kaza taslağı olarak vazifesine devam eylemiştir.” Prof. Tarık Zafer Tunaya'ya göre Şuray-ı Devlet’in kuruluşu “...Meşruti rejime bir adım teşkil etmişti..”, o zamanki ortak kanıya göre “...iptidai bir meclis-i mebusandı...” Vilâyet Meclisleri, kendileri ile ilgili reform tasarılarını şuraya verirler, böylece merkezi iktidar ile yurttaşların dolaylı da olsa ilişkisi sağlanmış olurdu. Şuray-ı Devlet’in geçirdiği aşama, Batı tipi kurumlar ile iktidar ilişkisini yansıtması bakımından ilgi çekicidir. Başlangıçta Batı tipi parlamento düzenine geçişte bir aşama olarak kabul edilen Şuray-ı Devlet, bir süre sonra iktidarı frenleyici eylemlere girişmiş, bundan son derece tedirgin olan iktidar, Danıştay'a kendilerine bağlı kişileri seçerek devrin tanımı ile Şurayı Devlet değil “Şuray-ı Evet” olmuştu.

Böylece Batı tipi ilk kurum, doğarken olmasa bile çocuk yaşta ölmüştü. Bu dönemin ikinci önemli olayı, imparatorluğun yeni idari bölgelere ayrılmasıdır. Bu ayrım ile Osmanlı İmparatorluğu, vilâyetlere bölünmekteydi. Bu bölünme imparatorluğun geleneksel yapısına ilk kez seçim ilkesini ve mahalli idare sistemini getiriyordu. Vilâyet, Liva, Kaza, Karye olarak dörtlü bölünmede önemli yenilik, vilâyet, liva, kazalarda ve karyelerde halk tarafından seçilen “İhtiyar Meclis”leri ile “İdare Meclis”leri varlığıdır.

Seçim ilkesi, bu idari bölünme ile benimsenmiş, meşruti yönetime doğru bir adım atılmıştı. Bütün karye halkı tarafından seçilen ihtiyar meclisleri, vilayet, liva, kaza tarafından seçilen İdare Meclisleri Osmanlı toplumunda seçimin ne demek olduğunu anlatan ilk uygulamalardı. Gerçekten, 1876’da ilk meşrutiyetin ilk genel seçimlerinde, idari bölünme sonucunda oy hakkına sahip olan seçmenler ikinci seçmen olmuşlardır.

Tanzimat hareketi ikicil bir nitelik taşır. Bir yanda, çağın koşullarına uyularak biçimsel Batı kurum ve kurallarının benimsenmesi; diğer yandan İslamcı kurum ilkeleri de korumak, giderek çelişmeli bir uygulamaya, temelden yoksun girişimlere yöneliyordu. Bu devir eski ile yeninin birlikte yaşatılmak istenen bir siyasal çalkantının izlerini taşır. Bir yandan padişahın sınırsız yetkilerini kısmak isteyen demokratik özlemli aydınlar devrin iktidarı ile savaşırlarken, Batı kapitalizmi, saray aristokrasisi ile birlikte bu girişimleri emperyalizmin koşullarını kolaylaştırıcı yönde kullanmak istiyordu. Bu arada, Mekteb-i Harbiye ve Mekteb-i Mülkiye’de, soyut özgürlük yandaşı aydınlar düzene karşı ihtilâlci duyguları taşıyarak yetişiyorlardı. Padişah otoritesinin sarsılıp bunun yerine bürokratik güçlerin geçmesi amacı, Tanzimat’ın otorite kaynağı üzerindeki değişiminin özelliğidir. Bürokrasi, sarayın gücüne karşı kendi sesini duyurmak istemektedir. Batı burjuva demokrasilerinin biçimsel kural ve kurumları, burjuva-bürokrat yönetim özleminin ilk belirtileri sayılabilir.

BİRİNCİ MEŞRUTİYET

Tanzimatın öngördüğü amaçlar gerçekleşmemiş, siyasal amaçlar toplumsal sonuçlarını vermemişti. Bu zorunlu bir toplumsal kuraldı. Batı’nın başka toplumsal temel ve koşullara bağlı olarak sahip olduğu biçimsel kural ve kurumlar, bu temel ve koşulların dışında toplumun yasa ve kurumları olarak benimsenmişti. Bu uygulamanın toplumsal gerçekle çatışacağı doğaldı. Çatışma kendiliğinden doğdu. Batı ve Doğu telifçiliği, iki ayrı uygarlık verilerinin uzlaşmaz çatışması ile toplumda bilinçli bir gelişme olanak ve ortamını yaratamadı.

Padişahın siyasal gücünü, Batı demokratik kurumları ile sınırlamak isteyen devrin siyasal kadrosu, meşru hükümet, yasaların tartışma yolu ile kabulü, anayasaya bağlı devlet yönetimi gibi isteklerinin ancak bir parlamento eliyle gerçekleşeceğine inanmıştı.

Türk siyasal hayatında “Genç Türkler” adıyla anılan Meşrutiyet savaşçıları, devrin iktidarı ile olan savaşlarındaki cesaret ve özverilerine (fedakarlıklarına) rağmen, çağın ekonomik koşullarının bilincine varacak bir eğitimden geçmemişlerdi. Görüşleri sadece Batı’nın biçimsel kurallarına bağlı soyut demokrasi anlayışına dayanıyordu. Ancak bu eksiklik, “Genç Türklerin” kişiliklerine yüklenecek bir suç değildir. Toplumun onlara verdiği eğitim kısırdı. Bu kadro, her türlü görüşle eleştirilecek yanlarına rağmen, koşullarına oranla ilerici bir savaş vermişlerdi. Bu kadronun bütün savaşlarında derin bir vatanseverlik bilinci yer almaktaydı. Yeni Türklerin devrin iktidarı ile bu savaşı, Türk tarihinin en ilginç aşamalarından biridir.

Tanzimat’tan sonraki dönemin en önemli olayı, şüphesiz 1876 Anayasası’nın kabulüydü. 1876 Anayasası,Türk siyasal hayatın ilk yazılı anayasasıdır. Bu anayasa, kişi güvenliği, basın, eğitim özgürlükleri, eşitlik, mülkiyet gibi hakların yasa güvencesine alınmasını anayasal kurumlar olarak benimsiyordu. Ancak anayasal yapıdaki birtakım eksiklikler “…teminatsızlık ve müeyyide yokluğu...” bu anayasaya eylemsel geçerlilik vermeyecek ve Mithat Paşa’nın çabası ile yürürlüğe konulacak bu metin bir süre sonra etkinliğini yitirecekti.

1876 Kanunu-u Esasisi, halk iradesine dayalı bir anayasa değil, ancak hükümdar eliyle bağışlanmış bir berat niteliğindeydi. Padişah üstün yetkilerle donatılmış olup, seçimle gelen organlar, padişahça seçilmiş kurullarca etkisiz duruma sokulmaktaydı.

Teşkilâtı Esasi’nin bu yapısal eksikliklerinden yararlanan II. Abdülhamit, 14 Mart 1878’de Mebusan Meclisi’nin çalışmalarını ertelemişti ve buna neden olarak da fevkalâde hal ve halkın ehliyetsizliği gibi gerekçeler ileri sürülmüştü.

Türk siyasal hayatının özelliği bakımından 1876 Teşkilâtı Esasisi’nin geçirdiği siyasal öykü son derece ilgi çekicidir. İlk Anayasa metni, yürürlüğe konmasından kısa bir süre sonra eylemsel geçerliliğini yitiriyor ve bir diktatörlüğe yol açıyordu. Anayasal geleneğimizdeki ilk “harç” budur.