Yaşam acısıyla vurur, sanat avutur! M. Sadık Aslankara’nın yazısı...

Bilinmezliği yanında, devede kulak bilinirliğiyle şu evren, canlı-cansız hiçbir varlığını ayırmadan kazanında “her şey”i çalkayıp suyunu çıkarıyor. Ama mini minnacık insan varlığı bizler, yaşamda başımıza gelen her acının dermanını yine de sanatta buluyoruz. Çünkü sanat öğüt vermeden bizi örsüne yatırıyor, vaaza kalkışmadan yüreğimize girip acımızı alıyor.

21 Ağustos 2021 Cumartesi, 00:03
Abone Ol google-news

İnsanoğlu, önü sıra akan sonsuz yolculukta bilim, düşünce, sanat, spor vb. etkinliklerle, kültürel alanda ürettikleriyle kör kandil şu dünyayı aydınlatıp kendisine ışık yaratmaya çalışıyor. Edebiyatsa, söylenmiş sözlerin de eklendiği yazıyla birlikte bütün türleriyle bir yolculuk güncesi halinde, yaşanan bu koyu karanlıkta önümüze düşen ışık olup ufkumuza çakılan yıldız halinde parlıyor.

Biz yaşamasak da içimizden birilerinin yaşadığı, dokusu, duygusuyla gerçektenlik yayan serüvenlerin işlendiği öykü, roman kurmaca anlatılar apayrı yer tutuyor bu yolculukta. Okunan yapıtlar, acısı, tasası, kaygısıyla yaşamdan kaynaklanan karamsarlık, umutsuzluk ortamında bize can simidi oluyor böylece.

GÖZDE KURT: “BÖYLE ŞEYLER HEP GECE OLUR”

İki romanı (Kozanın Tereddütü / 2009, Sahibinden Kiralık / 2017), bir öykü kitabı (Ölü Çiçekler Müzesi / 2011) olsa da yazar olarak Gözde Kurt’u son romanıyla tanıdım: Böyle Şeyler Hep Gece Olur (Alakarga / 2021).

Gözde, kitabın adını leitmotiv bağlamında anlatısına yayarken aynı zamanda simge olarak aldığı iki kadınla hayatı karşılayan, kendini bu kadınlardan “‘Şeb’ ile ‘Gün’ arasında zavallı bir “Cihan’” (146) sayan temel karakterinin serüvenini paylaşıyor.

Cihan, felsefe öğretmeninin beğenisi, aydınlanma benekleriyle metinler yazmış, varoluş sorunsalına ilgi duymuş biriyken, yine onun aracılığıyla birdenbire ekranlarda komedi programları yapan, ülkenin tanıdığı paralı bir “ünlü”ye dönüşmüştür.

Tutkuyla bağlandığı, ne ki beklediği karşılığı bir türlü göremediği Şeb’in (Şebnem) karamsar havayla simgelediği karanlık, kuşattığı Cihan’ın yazma yeteneğini de, yükseldiği basamakları da gün gün eksiltip, diplere çökmesine yol açacaktır.

Ama diplerde sürünürken benzer rastlantılar eşliğinde farklı bir kadının bu yaşantıya yön vermesiyle yukarıya çıkmayı da başaracaktır.

Bu kez de karşısına yine simge adıyla Gün (Güneş) çıkacak, Cihan’ın yaşamında aydınlık, iyimser pencere açmakta gecikmeyecektir. Ancak biz, Şeb’i, Cihan’ın aktarımıyla, ama Gün’ü doğrudan gözlemleyerek tanır, Şeb’in örtüklüğüne karşın Gün’deki berraklığı dolayımsız alımlarız.

Gözde, “böyle şeyler hep gece olur,” algoritmasıyla metnin iç düzeninde her tür rastlantıya yer açmayı bir ön kabule dayamayı başarırken yarattığı erkek karakterine, davranışları yönünde özgür ortam da sağlıyor bir biçimde.

İşlemeye çalıştığı, metinde yer açmaya çabaladığı varoluşçu bakış, değini olarak kalırken farklı yapılandırdığı Gün, “yıkık”lıkla ve şiirle aslında bu sorunsalı okura daha doğal sunuyor, ancak roman, yine de bir kavramsal tortu bırakmadan sonlanıyor.

Gözde’nin bu dördüncü yapıtında sözcük seçiminde daha özenli olmasını beklerdim diyeyim, hele şiire doğru da yürümüşken. Böyle Şeyler Hep Gece Olur, yine de içten sıcaklık, iyimserlik yayan yanıyla dikkati çekiyor.

DÜNYA DAMLASI…

IAN MCEWAN: “AMSTERDAM’DA DÜELLO”

Ian McEwan, tanınan bir yazar. Amsterdam’da Düello’yu (Çev. Ülkem Çorapçı / YKY / 2018) okurken fırsat bulsam da, dedim, içimden, McEwan’ın Türkçedeki tüm yapıtlarına yer açabilsem ayrı bir yazıda. Bakalım artık.

McEwan, değerler dizgesini polisiye örgüyle didiklediği iyi kurgulanmış bir roman getiriyor Amsterdam’da Düello’yla. Erken yaşta birden hastalanıp hayattan çekilivermesiyle çevresinde “şok” etkisi bırakan Molly, kendisine âşık her erkekte hayranlık uyandırmış, gönül ilişkilerinde açık, sıra dışı bir kadındır.

Hayattayken birlikte olduğu bir bakanın, kadın giysileriyle makyajlı, tutkulu fotoğraflarını çekmiş, ancak bunları, hastalığın kendisini tutsak almasıyla yok edemeden ölmüştür. Molly’nin, bir gazetenin ortaklarından kocası, fotoğrafı bulduktan sonra kullanmak ister.

Kadının eski sevgililerinden, gazetenin de genel yayın yönetmeni Vernon, gazeteciyle yakın dost yine eski sevgililerden müzisyen Clive, fotoğrafı çekilen bakan, fotoğraf odağında görünmez, öngörülemez kimi rastlantılarla ya da tasarlanmış olayların yönlendirmesiyle bir burgacın içinde birbirlerini yok etme duygusunun ateşli birer taraftarına dönüşür kısa sürede.

Sevdikleri kadının apansız ölümüyle sarsılan Vernon’la Clive, eğer kendi başlarına böyle bir hastalık gelirse ötekinin, hastaya bir tür ötenazi uygulaması konusunda anlaşmışlardır oysa.

Ancak aralarındaki bu doğal anlaşma, Molly’nin çektiği fotoğrafın kullanılmasıyla erdem, karar, dostluk, kahramanlık, namus vb. ahlaksal değerler temelinde kıyasıya birbirini yok edip ortadan kaldırma tutkusuna dönüşecektir bir anda.

Ayrıca Clive aracılığıyla narsisistik sanatçı açılımı da eklemlenecektir buna.

Ian McEwan, Amsterdam’da Düello’yu nefes nefese okuturken, kalıcı bir kavramsal tortu bırakmayı asla savsaklamıyor. Bir yapıta değer yükleyen en önemli niteliklerden biri de bu.

ÖYKÜDENLİK…

NİSAN ERDEM: “GÖR İHTARI”

Nisan Erdem, ilk öykü kitabıyla görücüye çıkıyor: Gör İhtarı (Everest / 2021). Genç yazar, verimlerinde sıcak konuşma örgüsüne dayanırken bu yönüyle dikkati çeken bir öyküleme getiriyor.

Sıklıkla karşımıza çıkan bu konuşma örgülerinde Nisan, ikili bir düzeni temele alıyor. Öykü kişisinin, “sevdiğim şey hayat mı yoksa var olmak mı?” (23) sorusu, söz konusu bütün konuşmaların anahtarı olarak da alınabilir bu anlamda.

Nitekim bir başka öykü kişisinin, “Hakikatin kurmacadan daha tuhaf olduğunu” (48) düşünmesi de bunu gösteriyor.

Nisan, bizi, acaba kişi, konuştuklarıyla mı kendisidir yoksa konuşan değil de ona bakan, onu izleyen yanı mı kendisidir sorusunun çengeli önüne getirip bırakıyor bir çalım.

Öykülerde, ruhlarıyla da “gezgin” karakter taşıyan kişiler, konuşma örgüleriyle birbirini çağıran, zaman zaman da küseğen tutumla birbiri içinden geçerken yazar, bu konuşmaları bir ebru ruhla gezindiriyor metinlerinde.

Böylece sorgulamanın, didiklemenin önünü açıyor metinde. Sonuçta deneme havası da giriyor öyküye.

İlk kitabı Gör İhtarı’nda kendisini öykünün hendesesine bıraktığı kestirilebilecek Nisan Erdem, sonraları bizi nerelere götürecek kalemiyle, görüp izleyeceğiz hep birlikte. Ama bu ilk kitabında başlangıç olarak iyi yolda olduğunu söyleyebiliriz onun.

www.sadikaslankara.com, her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.