Yaşar Kemal ile bir tren yolculuğu

Paris-Avignon treninde Yaşar Kemal’le karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Gerçek nerede bitiyor, düş nerede başlıyor kestirmek olanaksızdı. Tren Avignon garında durduğunda ‘Adana’ya geldik!’ dedi Yaşar Kemal.

21 Mart 2015 Cumartesi, 23:13
Abone Ol google-news

Adana’ya geldik!” dedi Yaşar Kemal. Sarı bir sıcak vardı. Boğucu, yoğun. Yapış yapıştı her yanımız. Yol boyunca Çukurova’yı yaşamış, Çukurova’yı anlatmıştı. Paris- Avignon treninde karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Daha doğrusu o anlatıyor, ben dinliyordum. Sabah güneşi yeni vurmuştu ağaçlara. Trenin camından meşeler, gürgenler geçiyordu. Yaşar Kemal’in sesi Anavarza kayalıklarındaki bir mağaranın derinliklerinden geliyormuşcasına serin, rahatlatıcıydı. Yolcuların tümü dikkat kesilmiş, anlamadıkları, kökenini bir türlü çözemedikleri bir dilde konuşan iki yabancıya -bize- bakıyordu. Arada bir, ben söze karışınca, susuyordu Yaşar Kemal.

 

Toprak yağmur kokuyordu

Güneş gözlüklerinden hızla bir katedral, bakımlı köy evleri, kırda otlayan beyaz inekler geçiyordu. Başaklar sararmamıştı daha. Oysa temmuz ayındaydık. Toprak yağmur kokuyor, sabah güneşi ağaçların arasından bir görünüp bir kayboluyordu. Trenin penceresinden akıp giden Fransa, asfalt yollar, düzenli tarlalar, üzerinden geçtiğimiz çelik köprüler umurunda değildi Yaşar Kemal’in. Kadirli’de, eşkıya Remzi’yle içtikleri kahvenin köpüğünden, çeltik tarlalarından, Savrun Çayı’ndaki balıklardan söz ediyordu.

Türkmen çadırlarından Toros yaylalarına, Irgat yüklü kamyonlardan Çukurova’nın kemikli sineklerine atlıyor, yazmakta olduğu Kimsecik adlı otobiyografik romanın ikinci cildinde sayfalarca betimlediği arıları, çocukluk günlerini anlatıyordu. Sonra Açasaz’ın Ağaları’na geliyordu sıra. “O iyi insanlar, o güzel atlara binmişler çekip gitmişlerdi”. Derviş Bey bir ağıt tutturmuştu. Yıllanmış, ağır, uzak bir ağıt. Akyollu Mustafa Bey yıllarca kırmızı tüylü, kocaman bir kartal beslemişti. Eski Türkmen atları Horasan’dan Çukurova’ya doğru ulu bir su gibi “dağlardan boşanmış sel uğultusunda, toprağı sarsarak, nalları binlerce parıltıyla şimşeklenerek akıyorlardı”.

Derviş Bey ile Akyollu Mustafa Bey sonu gelmez bir kan davası içinde tükenip giderlerken derebeylik düzeni de çöküyor, para düşkünü, gözünü kar hırsı bürümüş yeni bir insan tipi doğuyordu Çukurova’da. Akçasaz bataklığı kurutulmuş, o güzelim Türkmen atlarının yerini traktörler almıştı. Ve gençliğinde nasıl sabaha dek traktör sürdüğünü anlatıyordu Yaşar Kemal.

 

Gerçekle düş karışırken...

Yusufçuk Yusuf’taki Habib Usta’yı düşünüyordum. Mavi traktörün üstünde eski bir Yunan tanrısı gibiydi. “Derisinin her deliğinde, bedeninin her zerresinde bir tadın, bir ömür boyu mest edecek bir tadın sarhoşluğunu duyuyor, toprakla, kokuyla eriyor, yitip gidiyordu”. Derviş Bey’in umursamazlığını, içine düştüğü boşlukta çırpınışını, ayaklarının altından kayıp giden toprağı anlatıyordu Yaşar Kemal.

“Toprak sürülüyor, ufalanıyor, açı lıyor, güzelleşiyor, kokuyordu”. Ve hızla giden trenin camından görülen kartpostal manzaranın yerini Çukurova alıyor; mavi, sarı, kırmızı, turuncu açmış çiçekleri, geniş kanatlı kartalları, ovayı bir baştan bir başa geçen ceren sürüleri, sıcakta fokurdayan uçsuz bucaksız bataklığıyla imgesel bir doğa Yaşar Kemal’in sesinde canlanarak kıpır kıpır devinmeye başlıyordu.

Sonra birden değişiyordu manzara. Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin doğası yerini Yusufçuk Yusuf’ta betimlenen traktörle sürülmüş tarlalara, bire bin veren bereketli toprağın tekdüze görüntüsüne bırakıyordu.

Paris-Avignon treninde Yaşar Kemal’le karşılıklı oturmuş konuşuyorduk. Gerçek nerede bitiyor, düş nerede başlıyor kestirmek olanaksızdı. Tren güneye, davet edildiğimiz Akdeniz Yazarları Toplantısı’na götürüyordu bizi. Camdan kocaman gövdeli serin ağaçlar, yağmur bulutlarıyla kaplı gökyüzü, besili inekler geçmiyordu artık. Lyon’u çoktan geride bırakmış, Rhone vadisine girmiştik. Sağda bulana durula akan Rhone Irmağı, solda Cézanne’în, Van Gogh’un tablolarından tanıdığımız mor dağlar uzanıyordu. Rhone şarabının çıkarıldığı bağlar, bağlar, bağlar arasından geçiyorduk. İyice ısıtıyordu güneş. Tren Avignon garında durduğunda “Adana’ya geldik!” dedi Yaşar Kemal. Sarı bir sıcak vardı. Boğucu, yoğun. Yapış yapıştı her yanımız. Bizi karşılamaya gelen görevlinin arabasına doğru yürüdük.

 

Sınırsız imgelem gücü

Otele giderken arabada Yaşar Kemal’in sınırsız imgelem gücünü, Çukurova’ya olan aşırı tutkusunu düşündüm. Fransız televizyonuna yaptığı bir konuşmada neden hep Çukurova’yı anlattığı sorulunca, yalnızca kendisinin değil tüm yazarların Çukurova’yı anlatıklarını söylemiş; Kafka’nın, Faulkner’in, Stendhal’in kendi Çukurovaları’nı, kök saldıkları toprağı anlatarak evrensele ulaştıklarını öne sürmüştü. Yaşar Kemal’in bu görüşü tartışılabilir elbette. Evrensele ulaşmak için mutlaka yerelden yola çıkmanın gereği de su götürür. Ama romancımızın halk yazınından, aşık geleneğinden kaynaklanan şiirsel ve epik anlatımındaki özgünlük, düşle gerçeği , doğayla insanı iç içe verişindeki sıcaklık yadsınamaz.

Doludizgin koşturan kanatlanmış atlar gibidir Yaşar Kemal’in uzun soluklu cümleleri. Homeros’un deyimiyle “kanatlı sözcükler” hızla devinerek, birbirleriyle eklenip ayrılarak, sevişip coşarak roman dünyasını dokurlar. Ne var ki, bir yazar içine doğduğu, gelişip serpildiği kültürden başka kültürlerle de ilişki kurmalı ; tutku haline gelse de, varoluşunu temelendiren bir saplantıya dönüşse de, kendi Çukurovası’nın dışına çıkabilmelidir.