Yolun sonu Paris

Jack Kerouac’ın geçenlerde yeni bir edisyonla yayımlanan kısa otobiyografik romanı “Paris’te Satori”, aşağı yukarı aynı günlerde yayımlanan “Paris Esrimesi” ile pek çok paralellik barındırıyor.

30 Mayıs 2016 Pazartesi, 17:11
Abone Ol google-news

İngiliz yazar Geoff Dyer’ın geçtiğimiz yıl Türkçeye çevrilip yayımlanan Bir Hışımla adlı eseri, kurgu ve kurgudışı kategorileri arasında gidip gelen, kimilerine göre roman kimilerine göreyse anlatı türüne giren bir metindi. Dyer bu ironik eserinde, D.H. Lawrence üzerine bir kitap yazmaya çalışan ancak bunu sürekli erteleyen, nihayetinde de bir kitabı yazmamanın yazmaktan daha zor olduğunu düşündüren, edebi bir “kısır döngü” öyküsü anlatıyordu. Melville’in Katip Bartleby’sindeki o ünlü “Yapmamayı tercih ederim” sözünü “Yazmamayı tercih ederim” şeklinde yorumlayan bir yazarın öyküsüydü bu adeta; hatta mezar taşında “İçinden gelmedi” yazmasını arzulayan bir yazarın.

Dyer’ın geçtiğimiz günlerde Türkçede yayımlanan Paris Esrimesi adlı romanı da henüz ilk satırlarında benzer bir öyküye davetiye çıkarır gibi görünüyor: “Luke, azamet ve masumiyetle ifade ettiği şekilde ‘sürgünde’ geçen günlerini esas alan bir kitap yazma niyetiyle Paris’e geldiğinde yirmi altı yaşındaydı… Bildiğim kadarıyla kitabını yazma konusunda en ufak bir ilerleme kaydetmedi… Kitap yazma işini bir kenara bıraktı.” Bu kez erkenden ve daha net bir şekilde kitap yazma işinden vazgeçen bir kahramanın öyküsü var karşımızda, ama bu yazma işinin yerine başka bir “iş” getiriyor Dyer, o da yaşamak.

Bir Hışımla’da yazmak ve yazmamak karşı karşıya geliyordu yazarın bünyesinde, tüm metin boyunca deyim yerindeyse kara mizahi bir “kabızlık” öyküsü anlatıyordu. Paris Esrimesi’nde ise yazmak ve yaşamak karşı karşıya geliyor. Terazinin hangi tarafı ağır basıyor? Sayfalara nüfuz eden edebiyat mı yoksa sayfalara geçemeyecek kadar gerçek bir yaşam mı? Hayal gücü, kurgu ve olağanüstü anlatılar mı yoksa sıradan ama hakiki yaşam deneyimleri mi? Dyer bu soruları roman boyunca gündemde tutuyor ve tam da bu yüzden şu soruyu unutmamıza izin vermiyor: Neyin hikâyesini anlatıyoruz? Nasıl ve neden anlatıyoruz? Bu soruyu kurcalayacağını yine ilk sayfadan belli ediyor yazar: “Burada geçen olaylar sadece bir avuç insanla ilgili ve çok büyük olasılıkla da sadece onları ilgilendiriyor. Özellikle de ‘hikâye’ neredeyse kesinlikle yanlış sözcük olduğu için. Zira az sonra anlatacaklarım, olayları bir hikâyeye dönüştüren unsurdan tamamen yoksun. Onların bir hikâyeye dönüşmesini engelleyen şey, beni bu olayları bu şekilde –başka türlüsü de gelmezdi elimden– korumaya iten dürtü de olabilir pekâlâ.”

Kahramanımız bize böyle sorular sordururken, kendisine de Paris’ten evine dönüp dönmemek üzerine sorular sorar. İngiltere’ye dönmek onu ne kadar tatmin edecektir? Paris ve ev arasındaki bu yolculuk kafasında gerçekleştiğinde, eve dönmenin acı vereceğini düşünür, ama Paris de bir nevi sürgün yeridir ona göre. Paris’i evi haline getirmeyi tercih eder ve bu roman da bunun mümkün olup olmadığını sorgular aslında. Kısacası, edebiyatın en klasik temalarından biri olan yolculuk, tıpkı Bir Hışımla’da olduğu gibi, Dyer’ın bu romanının da temel meselelerinden biridir.

Yolculuk, yazmak ve yaşamak arasındaki gelgit, yeraltı edebiyatının da klişe temalarından biridir. Yol deyince ilk aklımıza gelen yazarlarından biri olan Jack Kerouac’ın geçtiğimiz günlerde Siren Yayınları tarafından yeni bir edisyonla yayımlanan kısa otobiyografik romanı Paris’te Satori, aşağı yukarı aynı günlerde yayımlanan Paris Esrimesi’yle, az önce bahsettiğimiz temalar bağlamında birçok paralellik barındırıyor.

“SADECE O YOLDAN GİT”

Dyer’ın hikâye anlatıcılığı üzerine dediklerine karşılık gelecek sözleri var Kerouac’ın: “… aradığım yanıtı hikâyenin can damarında bir yerlerde bulabilir ve mutlu mesut sonuna varabilirim, sırf muhabbet olsun diye hikâye anlatmak edebiyatın bir başka (ve benim en sevdiğim) tanımıdır…” Kerouac’ın yolculuk yapmak, yaşamak ve yazmak arasında köprüler kurmasını sağlayan söz konusu “yanıt”, yani bu kitabı yazmasına vesile olan soru, kendi ismine ve kökenine dairdir. İsmini araştırmak üzere Fransa’ya gelişinin öyküsünü anlatıcığını kitabın hemen başında ilan eder yazar. Paris’te başladığı yolculuğa Fransa’nın kuzeybatısında devam eder ve tekrar Paris’e döner. Bir noktadan sonra “Kerouac” isminin nereden geldiği ya da ne anlam ifade ettiğiyle değil, çevresinde olup bitenlerle, insanlarla ilgilenmeye başlar. Kimlik arayışından ne kastettiğimize dair bir ders verir adeta. İşte bu derse “satori” adını verir Kerouac: “Bir tür aydınlanma yaşadım, aslına bakılırsa bir satori, ‘ani aydınlanma’, “ani uyanış’ ya da salt ‘göz açılması’ anlamına gelen Japonca sözcük.” Bu satori’nin tam olarak ne zaman gerçekleştiği meçhuldür. Her insan, her sözcük, her isim, her sahne bir satori anı olabilir. Tek bildiğimiz, aydınlanmanın yolda gerçekleştiğidir. Yolda, dilde ve harekette…

Neyi yaşayıp neyin hikâyesini anlatacağımıza ilişkin tartışma, kısacası yazı ve yaşam meselesi, her iki romanda bazen yan yana bazen de karşı karşıya gelir. Kerouac, en basit haliyle yaşadıklarını yazdığını söyler. Yine de yaşam ve yazı arasındaki “hakikilik” dengesini kurmayı okura bırakır. Dyer’ın romanı Kerouac’ınki gibi otobiyografik değildir ama onun kahramanları da sık sık tartışırlar bunu. Kahramanlarımızdan Luke ne istemektedir hayattan? Yaşamak mı yazmak mı? Yanıtı yaşamak olur. Bir başka kahramanımız Alex ise karşıdır bu fikre. “Yaşamak dururken niye yazasın ki?” sorusuna şu yanıtı verir: “Çünkü sonsuza dek yaşayamazsın.”

Kerouac’ın sürekli bahsettiği “yolda” olma durumu, bir yapbozun parçalarında oluşan satori’nin temelini atar. Dyer’ın romanında ise satori ya da aydınlanma yerine bir “esrime” hali vurgulanır. Belki de meçhule giden bir yolu simgeler bu esrime; gözlerimiz kapalı bir şekilde çıktığımız bir yolculuk, uzaklara baka baka yakına getirdiğimiz, buğulu bir bulut kümesi gibi. Dyer’ın Paris Esrimesi’ndeki kahramanları kendi içlerinde dönüşür, yeraltından yerüstüne çıkarlar, kendilerine ve birbirlerine karşı olduğu gibi, yaşamın kendisine karşı da bakış ve duruşları değişir. Bir yandan sıradan, gündelik yaşamın nasıl geçtiğine dair basit bir öykü anlatır Dyer, ama romanın finalinde bu yolun, arayışın sonuna nasıl gelindiğini gösterdiğinde, bu öykünün de bir nevi satori sahnesi anlattığı görülür: “Bitmişti. Ucuna kadar gelmişlerdi, daha ileriye gitmeleri mümkün değildi… Uzaklık ve yön duygusu ortadan kaybolmuştu, sadece hafif hafif süzülen bir ışık vardı. Sanki tüm somut algılar… her şeyin bundan, sadece bir ışık ve hava karışımından ibaret olduğu, yaradılışın ilk anına geri dönmüşlercesine ortadan kaybolmuştu.”

Dyer, çağımızın sıradan bireyinin kimlik arayışı öyküsünü tatminsizlik ve aşırılık üzerinden anlatmaya çalışır. Onun kahramanlarının tartıştığı mesele “mutluluk”tur. Romanın finalindeki aydınlanma anının bir mutlu son vaat edip etmediğini okurun vicdanına bırakır. Kerouac ise ismini ve geçmişini arayan bir yeraltı kahramanının öyküsünü isimden ve kökenden bağımsız bir aydınlanmaya bağlar. Kerouac’ın yolu, aslında Dyer’ın Nietzsche’den yaptığı alıntıda gösterir kendini: “Bu dünyada sadece senin üzerinde yürüyebileceğin tek bir yol vardır. Nereye gider bu yol? Bunu sorma, sadece o yoldan git.”

Paris Esrimesi / Geoff Dyer / Çeviren: Seda Ersavcı / Everest Yayınları / 280 s.

Paris’te Satori / Jack Kerouac / Çeviren: Zeynep Akkuş / Siren Yayınları / 112 s.

[email protected]