Yurtseverlik: Babamın şu yaptığına bakın

Dereler kurutulur, denizler kirletilir, yol kıyıları çöplüğe çevrilir, ormanlar kesilirken bunlara üzülmeyenler de yurtseverse kendinden başkalarını düşünen, onlara yer bırakmak isteyen babam ne oluyor? Dostoyevski’nin budalası mı?

15 Haziran 2021 Salı, 14:05
Abone Ol google-news

Yurtseverliği açık artırmaya çıkarsanız kapış kapış gider. Hiç kimse bir başkasına bırakmak istemez. Herkes yurtseverdir. Herkes kendi yurtseverliğinden o kadar emindir ki bunu sorgulayacak adamın alnını karışlar. Çok korkunç bir suçtur yurtsever olmamak. İyi de bunca yurtseverin yurtsever olduğunu nereden bileceğiz acaba?

Kuru kuru yurtsever olduklarını söylemeleri yeter mi? Örneğin çevreye zarar vereceği bilinen (ya da “vereceğinden kuşkulanılan”) projelerin uygulanması sizi hiç rahatsız etmiyorsa siz nasıl yurtsever oluyorsunuz? Bilmiyorum. Dünya harikası bir koya, dokunmaya kıyamayacağınız, binlerce yılda oluşmuş bir doğa parçasına inşaat izni verildiğini duysanız ya da inşaat yapıldığını görseniz yüreğiniz sızlamıyor, kahrolmuyorsanız siz nasıl yurtsever oluyorsunuz? Hiç anlayamam.

Babamın ne yaptığını bilmiyorsunuz siz. Efendim, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar Yunanistan’ı işgal edince bizim (aslında Gümülcine’de yaşayan ama tam o günlerde babamın geçici görevi dolayısıyla Dimetoka’da bulunan) aile -annem, babam, ağabeyim ve ben- Türkiye’ye kaçtı. Nereden nereye atıla tutula sonunda kendimizi nerede bulduk bilmiyorum (3 yaşındaydım çünkü) ama bize Manisa’ya iskân edildiğimizi bildirmişler, biz de doğruca Manisa’ya gitmişiz. Buraları hatırlamıyorum, geldik ama nereye geldik, ne oldu, onu da hatırlamıyorum ancak yıllar sonra babamın anlattığı ve biz iki çocuğun dinlerken çok içerlediğimiz bir öykü vardır. Manisa’da babama, Batı Trakya’da terk ettiği topraklara karşılık 40 dönüm bağ vermek istemişler. Babam bunu duyunca “Nee?” demiş, “Ben yurduma toprak istemeye gelmedim.”

Biz bu tepkiyi çok saçma bulur, annemin deyimiyle “başımızı sokacak” bir ev bulamazken babamın 40 dönüm bağı almamasını anlayamazdık. Babam belki de bunu fark ettiği için açıklamaya devam ederdi. “Ben” derdi, “Kim bilir kaç kuşaktır Manisalı olan ve bir karış toprağı bulunmayan ya da bu toprakları işgalden kurtarmak için işgalcilerle savaşmış insanlar dururken nasıl o bağı hak edebilirim. Beni davet eden olmadı, ben kendi isteğimle geldim. Yurdumda yaşamak için geldim. Bu bana yeter. Ayrıca bağcılıktan da anlamam.”

Babam ne derse desin biz yine içimizden “Canım, bağcılıktan anlamıyorsan anlama, bağı alsaydın, satardık” derdik. Babamın bu yaptığına ağlasak mı gülsek mi bilemezdik.

Şimdi ne gülmesi, yalnızca ağlamak istiyorum: Kendisine yalnızca oturacak kadar yer isteyen, başkalarına da “yer bırakmak” -evet yer bırakmak- isteyen birinin bu soyluluğu karşısında, gülmek ne söz! Hele hele falan yerde arazi kapatan, filan yerde orman kapatan, feşmekân yerde bir tepeyi ya da adayı büsbütün tapulayan, onca araziyi bir tıra doldurup öteki dünyaya götürmek mümkün olsa hiç gözünü kırpmadan onu da yapacak, kimseye oturacak yer bile bırakmayacak olan insanları gördükçe babamdan utanıyorum. Bunlar da yurtseverliği kimseye bırakmaz herhalde, diyorum Yurtseverliklerini bize kesinlikle sorgulatmazlar. 

Dereler kurutulur, denizler kirletilir, yol kıyıları çöplüğe çevrilir, ormanlar kesilirken bunlara üzülmeyenler de yurtseverse kendinden başkalarını, gelecek kuşakları düşünen, onlara yer bırakmak isteyen babam ne oluyor? Dostoyevski’nin budalası mı?