Anıl Cihan: ‘Her gün, ölümün eşiğindeyiz!’

Şiirleri 2007’den bu yana sanat – edebiyat dergilerinde yayımlanan şair Anıl Cihan, daha önce ölmüş müydük? isimli şiir kitabında (İthaki Yayınları Poetik Serisi), toplumun dayattığı ve değişkenlik gösteren kodları kuvvetli bir çağ eleştirisi çevresinde ironik dille bir araya getiriyor. Kitabında bir yanı ile yaşadığı coğrafyaya odaklanıp temeline insanı alıyor, diğer yanı ile de sınırların ötesinde yaşanan acıları görmezden gelmiyor.

18 Kasım 2021 Perşembe, 00:02
Abone Ol google-news

‘RUHSAL AÇIDAN KAÇ DEFA ÖLDÜK?’

- Okuyanda veya duyanda yanıtlaması güç bir etki, çıkmaz yaratıyor “daha önce ölmüş müydük?” sorusu. Siz bu çıkmazdan hangi yanıt ile kurtuldunuz?

Açıkçası kurtuldum mu, pek bilemiyorum. Fakat soru cümlelerinin, eğer bir amaca hizmet ediyorlarsa aklı karıştırmak, suyu bulandırmak, taşların yerinden oynatmak gibi güzel bir huyunun da olduğunu biliyorum.

Yalnızca bir soru ile içinde bulunduğumuz ve bize ezberletilen "gerçeklerin" göründüğü gibi olmadığını anlayabilir en azından ters giden bir şeylerin olduğunu sezinleyebiliriz kanımca.

"daha önce ölmüş müydük" sorusu bu yönüyle önemli. Çünkü öldürmenin doğal kabul edildiği bir coğrafyada, düşünün daha neler kabul edilmez.

Yok etmenin yadırganmadığı bir coğrafyada, düşünün daha neler yok edilmez. Her güne kadın ve çocuk cinayetleriyle uyandığımız bir ülkede, normal olan/ olmayan nedir?

Her gün, ölümün eşiğine geldiğimiz bir gezegende, fiilen olmasa bile ruhsal açıdan kaç defa öldüğümüzü düşündüğümüzde sanırım sorunuzun yanıtı ve benim kitabıma verdiğim isim daha iyi anlaşılacaktır.

‘HEPİMİZ BİR GÜN ÖLÜ BULUNABİLİRİZ!’

- “olay yerinde yapılan son incelemelere göre/ kendimi birazdan ölü ele geçireceğim” ilk şiirin ilk dizeleri. Aslında yaşadığımız coğrafyanın ve çağın kodları gibi birazda.

Okuru bu dizelerle karşılamak istedim çünkü sabah gözlerimizi açtığımızda hayat da bizi böyle karşılıyor maalesef.

Ölüm haberlerinin artık normal karşılandığı, o da hak etmiştir, o saatte ne işi varmış orada, şeklinde sakat düşüncelerle soslandığı ve servis edildiği bir toplumda, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, yıllardan beri küflenmiş zihinler belirliyor.

Hepimizin, bir gün ölü bulunma ihtimalinin oldukça yüksek göründüğü bir gezegende, "değerlerin" bir kez daha ve tarafsız olarak gözden gerilebileceğini söylemek isterim.

- Şiirlerinizi okurken birçok insana, coğrafyaya, olaya, şehre, varlığını koruyan veya asimile edilmiş, ortadan kaldırılmış halka temas edip, ilişki ve iletişim kuruyoruz.

Sanırım daha önce de söylemiştim, bu sefer altını çizmek olsun bu cümlem, hayatımıza bir şekilde dahil olan her şey şiire de dahil olur, olmuştur, olacaktır da. Bundan daha doğal ve akışa uygun başka hiç bir şey düşünemiyorum.

Kim var imiş biz burada yoğ iken, önemli ve üzerinde durulması gereken bir nokta. Şiirin zaman tercih etmeyen yönü, geçmiş şimdi ve gelecek arasında kurduğu köprü ve hareket imkanı sanırım en büyük avantajımız.

Daha önce yaşamış toplumları ve yaşanmış olayları, şimdinin dinamikleri ve geleceğin hayal ile birlikte yola çıkan öngörüsü bana, kitapta okuduğunuz şiirleri yazma olanağı sağladı.

Elias Canetti ile birlikte düşünecek olursak, temas etmek görüş alanımız sınırlıyken korku yaratır fakat beraberinde heyecan da getirir. Yazarken heyecan duyduğumu da buradan belirteyim.

YANLIŞ TARİH VE FARKINDALIK...

- Yoğun bir tarih kokusu aldığımı söyleyebilirim şiirlerinizde. Bu konu sizi neden bu denli meşgul ediyor?

Yaratılan yanlış tarih algısı, içinden çıkılamaz toplumsal meselelere yol açar. Bunun en yakın tanığıyız. Olayların sebep ve sonuçlarını objektif bir şekilde değerlendirme kabiliyetinden ve yetisinden uzaklaştığımızda, aslında ne olmak istediğimiz düşüncesinden de uzaklaşıyoruz.

Bu, bütün ülkeler ve ideolojiler için geçerli bir durum bence. Genel tabloya baktığımızda, herkesin kahraman olduğu kimsenin hatasını kabul etmediği, bu yolla suçu bir başkasına transfer edip kendini temize çektiği bir yapıda, özgüven eksikliğinden bahsetmek sanırım yanlış olmaz.

Hâlbuki ki esaslı bir eleştiri, insanların ve toplumların önce kendilerine yönelttiği bir barış eli olmalıyken, bugün güçsüzlük ve acizlik başlığı altında değerlendiriliyor.

Sanırım uzun bir zaman da öyle kalacak. İlgimi çeken ve beni meşgul eden elbette şiirle bir şeyleri açıklamaya çalışmak değil. Bu çiğ ve sakat bir durum olurdu şüphesiz. Fakat, bir şeylerin farkında olduğumuzu da bilmeleri sanırım önemli.

- Üslubunuza hâkim olan belirgin ironi, bir savunma biçimi şeklinde kendini var ediyor. Şiirle savunmak size neler hissettirdi?

Açıkça söylemek isterim ki, bugüne kadar savunmak ya da saldırmak için şiir yazmadım. Her üslup, sevmediğimiz / sevemediğimiz durumlar karşısında bir tepki içerir. Aslında bu bir tavırdır da.

Yine söyleyeyim, bir şeylerle ters düşmek de, belirli ölçüde tavır almanızı gerektirir çünkü. Duruşunuzu aldığınız tavır belirler. Kiminle ya da kimlerle yola çıktığınız da aldığınız tavır kadar önemlidir.

Yola çıktığınız kişi kendiniz dahi olsa, sizi yarı yolda bırakmayacak düzeyde olduğunuzdan emin olun.

Ben, şiir gibi uzun ve emek gerektiren bir yolda, üslubum ile yola çıktığımı düşünüyorum.