Gökçer Tahincioğlu: ‘Edebiyat, unutma-unutturma hastalığına direnmenin bir yolu!’

Korsakoff sendromlu iki genç; Hivda ve Deniz... Zorla unutturulan geçmişlerinin, zamanın donduğu o karanlık günden saatin yeniden işlemeye başladığı güne kadar geçen sürenin, bireysel ve toplumsal belleklerinin peşine düşüyorlar. Gökçer Tahincioğlu, Seçici Kurulu Adnan Binyazar, İrfan Yalçın, Konur Ertop, Asuman Kafaoğlu Büke, Zeynep Aliye’den oluşan Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı Kiraz Ağacı’nda, yakın tarihimizde açılmış, kapanmayan ağır bir yaranın izlerini sürüyor. Genç yaşta ölenlerin ruhlarını taşıyan kiraz ağacının altında daha adil bir dünya düzeni hayali kuran iki dava insanının, her şeye karşın tükenmeyen aşkını ve mücadelesini bir belgesel romancı titizliğiyle anlatıyor.

21 Ekim 2021 Perşembe, 00:05
Abone Ol google-news

‘UNUTMAYA VE HATIRLAMAYA ODAKLANDIM ÇÜNKÜ...’

- Kiraz Ağacı’nın olgunlaşma sürecini, yakın tanıklıklarınızdan da hareketle nasıl şekillendiğini anlatır mısınız?

Edebiyat elbette hayatınızın, hayatların içinden çıkar. Kiraz Ağacı, cezaevi operasyonları boyutuyla tanıtılıyor ve konuşuluyor olsa da yolculuğu, kişilerden, varlık ve yokluk tanımlarından, hatırlamak ve unutmak ikileminden, yeniden doğmanın, başlamanın mümkün olup olmadığından, bütün bunlar üzerine düşünmekten başladı. Bu yönü roman türünün iç dünyaya odaklanan, kurmaca yanından güç aldı. Elbette cezaevi operasyonu, o operasyona ilişkin yaşadığımız gerçeklik ve bize söylenen yalanlar bir çatı oluşturdu. Belki bu yönüyle de tür ve biçim olarak epik anlatının özelliklerini taşıyor. Bu bütünsel çerçeve, bana hem yalanlarla topluma aktarılan bir süreci edebiyat aracılığıyla anlatma hem de unutmak ve hatırlamak ikilemi üzerinden hafıza üzerine çalışma imkanı verdi. En çok unutmaya çalıştığınızın sizin ve hayatınızın belirleyeni olması boşuna değil. Ya da hatırlamak istediklerinizin perde perde uçup gitmiş-gidiyor olması. Kişiler için de toplum için de öyle. Kiraz Ağacı, tüm bunların tamamını düşünmek imkanı veren bir gölge benim için.

- İç içe sorarsam; sizin unuttuklarınız, unutmaya yüz tutanlarınız ve/veya kendinize bir hışımla hatırlattıklarınız oldu mu / nelerdi? Kiraz Ağacı’nda unutma ile hatırlama arasında siz yazarının duyusal ve yazınsal hareketliliği nasıldı? Ve bu romanın enerjisine ve kurgusuna nasıl yansıdı?

Unutmaya çalışırken, bir öfkeyle ya da acı çekerek anımsamak. Diğer yandan misal bir sesin, bir çağırışın, bir bakışın bile aklınızda, bütün çabanıza rağmen, kalamayışı. O çaresiz hatırlama, unutmama çabası. Elbette tüm bunlar Kiraz Ağacı’nı yazmaya karar verdiğimde hayatımın içini doldurmuştu. Bütünüyle unutmaya, bütünüyle hatırlamaya odaklanmamın sebebi bu. Korsakoff gibi bir konuyu odağa almanın nedeni de. Kiraz Ağacı, “tek bir hakkın olsa unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçerdin?” sorusuyla başlıyor ve bu soruya verilen yanıtla bitiyor. İşin başında, bu soruyu insanlara sorduğumda kiminde kısmen yalancı bir “beni ben yaptığı için hatırlamayı seçerdim” çaresizliğini görüyordum, kiminde hakiki bir unutma arzusunu. Olduğumuz kişiden bu kadar memnun muyduk gerçekten? İnsanlar, bu ikinci soruda, hayatın bazı kısımlarını unutmayı, bazılarını ise altını çizerek hatırlamayı tercih ettiğini söylüyordu. Peki bütünüyle unutmak tercih edilebilir miydi? Yepyeni bir beden ve ruhla doğmak mümkün olmadığına göre, yeniden başlamak nasıl mümkün olabilirdi? Bütün bu soru ve yanıtlar, romanın gövdesini oluşturdu.

‘ARAYIŞIM KİŞİSEL BİR DEVA DEĞİL’

- Muhabirliğiniz döneminde de gerçekleri ortaya koydunuz, operasyonların vahşetini, yakıcı sonuçlarını tüm o yakın tanıklıklarınızı sayısız kez yazdınız fakat edebiyat acıyı belleklerde ayrı bir güçle diri tutuyor kuşkusuz. Bu duygunun sizdeki yeri, etkisini anlatır mısınız?

Ve yazmak nasıl bir devaydı / devadır / bu acıları yaşatanlara, alternatif tarih yazarak unutturmak, üstünü örtmek isteyenlere karşı gerektir şarttır? Ve böyle yazdınız, ve bunları yazdınız çünkü?

Hayata Dönüş Katliamı ile ilgili, o dönem yargılanmama da yol açan raporları haberleştirdiğimde mesleğin henüz başındaydım. Bugün sınırlı bir kesim dışında aslında o dönem anımsanmıyor. O kadar büyük ve sayıca fazla olay yaşıyor ve maruz kalıyoruz ki artık biraz da uyuşmuş, normalleştirmiş durumdayız. Edebiyat, tüm bu unutma-yok sayma-unutturma hastalığına karşı direnmenin bir yolu. Yazmak elbette bir iç dökme ve anlama biçimi. Ancak arayışım kişisel bir deva değil. Hep birlikte bu hastalıktan kurtulabilmemiz için içeriyi havalandırmak, camları açmak belki.

- Romandan alıntıyla; "Dünya bir benzerlikten ibaret…" Bu vargıyı özellikle toplu ayin gibi senkronize evrilen kötülük ve toplu uykuya geçen toplumsal bellek bağlamlarında açarsanız neler söylersiniz?

Uygarlık tarihinin başından bu yana dünyanın dört yanında zulmün de direnmenin de yöntemleri benzer. Kötülüğün biçimleri, küçük şeyler... Bir cümleyle bir kalbin nasıl kırılabildiğini ya da kırılacağını dünyanın bir ucundan anlıyoruz misal. Bir toplum diğerinden yüce veya kötü değil, dirençte de kötülükte de. Her birini yeniden keşfetmek, yaşamak, harekete geçmek için beklemek gerekmiyor. Önümüzde duruyor. Benzerlik mutlak ama anlatılabilecek bir hikaye olabilmek mümkün. Durmaksızın hata saydıklarımızı yineleyerek ya da bütün hataları yaşamayı bekleyip, bunu deneyim sayarak güzelliğe, iyiye, aşka ulaşamayız. Akışı, imrenmenin dışına çıkarak, değiştirmek zorundayız.

‘UNUTMAK-HATIRLAMAK YAKICI BİR SÜREÇ!’

- Korsakoff sendromlu Hivda ve Deniz’in F Tipi cezaevlerine karşı başlayan ölüm oruçları ve Hayata Dönüş operasyonu sürecinde yaşananların ardından davaları, aşkları, unutma ve hatırlamaları yolundaki mücadelesinde öz sorgulamalarında hangi yeni sonuçlara varıyorlar?

Bütünüyle unutmuş ve bu nedenle kendini bilmeyen biriyle, yaptığının sonuçlarını unutmak isteyen birinin yeniden karşılaşması söz konusu olan. Ve her ikisinin yollarının aynı adrese çıkabilmesi için yakıcı bir süreç yaşamaları gerekiyor. O süreç, unutmak-hatırlamak ikilemiyle ilgili sorunun yanıtını veriyor bize. Kiraz Ağacı o sürecin anlatımı.

- İşkence... Hep söylenildiği gibi bir insan bir insana bunu nasıl yapar? Romanın o bölümlerini nasıl yazdınız?

Ne yaşandığını gayet bilerek oturdum yazmaya. Yüzlerce işkence vakası gören, dinlemiş biri olarak… Dehşeti anlatmak için şiddetin şehvetine sığınmadan ama gerçeği de gizlemeden ve iç sesleri de işitmeye çalışarak yazmaya çalıştım.

- Yazım ve tanıklıklarınız sürecinde Korsakoff sendromuna ilişkin öğrendiklerinizden, gözlemlerinizden bahseder misiniz?

Korsakoff, farklı biçimleri ve sonuçları olan, karmaşık bir hastalık. Hafızanızı bütünüyle kaybetmiş ya da sadece dünü hatırlamıyor olabilirsiniz. Hayatınızın belli bir bölümü silinmiş olabilir. Farklı Korsakoff hastalarıyla, psikiyatristlerle uzun görüşmeler yaptım. En uzun görüşmeyi de sonradan kısmen hatırlamayı başarmış hastalarla gerçekleştirdim. Ve hatırlama, yaşama tutunma çabaları bana güç verdi.

‘HESAPLAŞMAK EN ZORU!’

- Belkıs... Şu soruyu akla getiriyor: Unutmak mı daha zor, hatırlamak mı?

En çok unutmaya çalıştığınız aslında en çok anımsadığınız oluyor. Sizin belirleyeniniz. Ama öyle yaşanmışlıklar var ki sürekli hatırlayarak yaşamak mümkün değil. Hakiki bir yüzleşme, unutmaya çalıştığınızı neden unutmak istediğinizi bilerek, bununla hesaplaşarak geride bırakmak en zoru ama yeniden başlamanın da tek yolu bana kalırsa.

- Ve Füsun ise geride kalanların ağıdı... Geride kalanlar ne yönde bir manevi ket, her şeye karşın gidenlere, o mücadele edenlere?

Geride kalanlar hiçbir olayın öznesi sayılmayan, kederlerine hiç sıra gelmeyen, hep birilerinin yanında olmaları gereken ancak nasıl olduğu bile sorulmayanlar. Füsun, bütün geride kalanların ve onların hiç çıkartamadıkları sesin temsili…

- Sağın ve küresel çağın kapanına yakalanmış Yahya ise bambaşka (!) bir alem! Yahya toplumun nasıl bir sureti?

Yahya, özellikle bugün sıkça karşılaştığımız iki yüzlü ahlakın, muhafazakarlıkla perdelenmiş edepsizliklerin, ahlaksızlıkların izdüşümü Kiraz Ağacı’nda. Böyle olmayı çok arzulayan Mesut karakteriyle birlikte romanın sosyolojik zeminini oluşturmanın en büyük aracı Yahya karakteri. Bu anlamda bir çözümleme denemesi de diyebiliriz. Zira her yanımız Yahyalarla çevrili.

- Romanınızı neden Kiraz Ağacı olarak adlandırdınız?

Kiraz Ağacı yazmak istediklerimle, yazmak zorunda olduklarımın, omzumda borç olarak bekleyenlerin romanı benim için. O borcu, uzun yıllar önce bir Kiraz Ağacı’nın altında edilmiş, uzun bir sohbet sırasında aldım. Ve ödemeyi bekliyordum. Bu yüzden romanın adında olduğu gibi odağında da sırdaş bir kiraz ağacı var.

- Yeni tasarılarınızı ve Yunus Nadi Roman Ödülü’nüze ilişkin duygularınızı sorarak bitirelim söyleşimizi.

Uzun bir zamandır ödüllerin büyük bölümünün hak ettiği kıymette olmadığını ancak olması gerektiğini düşünüyor ve dillendirmeye gayret ediyordum. Yunus Nadi Roman Ödülü, o kıymeti hala taşıyan, geçmişten bu yana değer bulunan eserler ve isimlerin daha da anlamlı kıldığı bir ödül. Elbette çabalarımın bu ödülle kıymetlendirilmesi büyük bir mutluluk ve motivasyon aracı benim için. Önümde çok uzun süredir üzerinde çalıştığım, gerçekle kurgunun tam anlamıyla iç içe geçeceği bir çalışma duruyor. Ödülün bu çalışmaya başlamak üzere olduğum bir aşamada gelmesi de mutlu etti beni.

Kiraz Ağacı / Gökçer Tahincioğlu / İletişim Yayınları / 292 s. / 2020.

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU: 1977’de doğumlu yazar, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde lisans, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo Televizyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimi gördü. 1997-2018 yılları arasında Milliyet gazetesinde çalışan Tahincioğlu halen T24 internet sitesinde yazmaya devam ediyor.

Haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe, Abdi İpekçi gibi isimlerin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödüllerine değer görüldü.

Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş’la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016) adlı mesleki kitaplara imza attı. İlk romanı Mühür, 2018’de yayımlandı.