İki ayrı kutup, iki ayrı başrol!

Başar Başarır ile içi içine sığmayan, sınırları olmayan geleceğin başarılı mühendisi Gamze ve baskın, nobran, dediğim dedik İhsan Sami Bey özelinde; yakın tarihin izlerini, iki komşu ülke insanları arasındaki bağları irdeleyen, çok yönlü, anlatıcı ve karakterlerin iç içe geçtiği, mizahtan hayli beslenen yeni romanı Dolunay İki Gece Sürer’i (Can Yayınları) konuştuk.

02 Aralık 2021 Perşembe, 00:04
Abone Ol google-news

‘EN BÜYÜK TALİHİ ANNESİ’

- Feriha’dan başlayalım mı söze? Yokluğuyla bile varlığını daima hissettiren bir anne. İçten içe şu soruyu sordum kendime; Feriha yaşasaydı, Gamze yine gidebilir miydi Girit’e?

Giderdi, hem de öyle bir giderdi ki… Gamze için her aşamada destek, yüreklendirme ve son tahlilde iç huzuru demektir Feriha’nın varlığı. Böylelikle o maceraya daha bir gözü arkada kalmadan atılacak, tadını çıkaracaktır.

Kendinden emin, halinden memnun, arkasındaki desteğin verdiği güvenle şöyle ferah feza gezer gelirdi gurbetten.

Hani diyordu ya Feriha, “kimseyi sevgisizlikle terbiye edemezsin” diye, işte böyle yumuşak, ipeksi dokunuşları olan bir ebeveyn, evlatları için en büyük talih, çocukluktan itibaren sahip olunan paha biçilmez bir hazinedir.

Zaten mutlu ve huzurlu, sevildiğini bilerek geçmiş bir çocukluk kadar büyük bir servet yoktur dünya yüzünde.

‘ROMANDA NE İSTİKAMET ÖNEMLİDİR, NE DE MENZİL!’

- Baskın, nobran, dediğim dedik, öz yapı olarak belki de birçok okuyucunun babası İhsan Sami Bey. Fakat öyle bir an geliyor ki en duygusal ve en merhametlisi de o, Gamze’yi şaşırtacak kadar.

Roman Gamze ile başlasa da İhsan Sami Bey üzerine kurulu gibi aslında.

Ne biri üzerine kurulu, ne ötekinin. İkisinin de, aynı anda. İki ayrı kutuptan bahsetmeye niyet ettim, kaçınılmaz olarak iki ayrı başrol gerekiyordu.

Benim gözümde roman daima bir yolculuktur. Bu yolculukta ne istikamet önemlidir, ne de menzil. Esas olan yolculuğun kendisidir. O mesafe gidilecektir. Gayrısı yolda çıkar ortaya.

Baba-kız iki ayrı yönden, bambaşka inançlarla yola çıkıp bir yerlerde kesişiyor. Şaşırdık mı? Hayır. Peki diyelim ki kesiştiler, ama ya sonuç, bundan ne sonuç çıkıyor? O kadarını da söylemeyelim dilerseniz. Şöyle bağlayabiliriz sanırım: hiç kimse başladığı gibi bitiremiyor o Girit seyahatini, tıpkı icap ettiği gibi!

Madem anneyi konuştuk, babayı da söyleyeyim. Bir kere İhsan Sami Bey olduğunu sandığı kişi değil benim gözümde. Olmak istediği şeyi tarif edip duruyor ama onu dahi başaramamış. Sonunda bir köşede unutulup kalmış.

‘İHSAN SAMİ BEY; YIKIK, ‘OLMAMIŞ’ BİR BABA!

Babalığı da öyle, yani çok iddialı falan ama pratikte güdük, yıkık, “olmamış” bir baba o. Tam olarak bir araya gelememiş bir ailenin muhayyel reisi İhsan Sami Erkol. Zaten başka türlüsü de imkânsızdır.

Kendisi baba görmeden büyümüş, hayattan sadece tokat beklenmesi gerektiğine iman etmiş, bu arada hakkını yemeyelim, hakikatten de envai çeşit zorluklarla baş etmek zorunda kalmış, hiç kimseye itimadı olmayan bir yaradılışın “babalık” imtihanından geçer not alması mucizelere bile sığmaz kolay kolay.

Fakat, evet yine bir “fakat” var, hele bir torun olsun, siz o zaman görün o nobran, gaddar dedeyi.

- Gamze, tüm iyi niyeti ve hisleriyle gittiği Girit’ten yeni bir macerayla dönüyor. İhsan Sami Bey de bir başka maceranın ortasında kalıyor.

Bir bitmemişlik hissi yarattı kitabın sonu bende. Ne dersiniz, kaldığı yerden devam eder mi hikâye?

Eh, az önce biraz konuştuk, çıkılan yolda her birey kendi kozasını yırttı, başka bir dünyaya adım attı, kendine göre “dışarısı”nın tadına baktı, acısıyla tatlısıyla, yaşantısını genişletti. Bu bağlamda macera bitebileceği kadar bitmiştir.

Öte yandan öyküye her zaman yeni bir sayfa eklenebilir, ama o ayrı bir kitap olur artık. Zaman tünelinden geçerek meselâ, neden olmasın, söz gelimi aradan bir yirmi yıl daha geçtikten sonra, roller değişir, ayaklar baş, başlar ayak olur.

Hem kim bilir o zaman belki Ege’nin iki yakasında işler de düzelir, barış ateşleri yanar, o uzun sofralara tekrar oturulur. Bugünden söylemesi zor.

Sadece şunu ekleyebilirim, ilk bakışta yüzeyde görünen çok önemli değildir, biraz kazıyınca alttan çıkandır esas olan. Bu sanat için de böyle, insan için de, toplum için de.

‘YAP-YAPMA KILAVUZU’!

- En dikkat çekici detay, Türkiye’ye Erasmus değişim programıyla gelen Stavros’un asıl amacı Türklerin ve Yunanların daha iyi bir ilişki içerisinde olmalarına katkı sağlayacak “Yap-Yapma Kılavuzu” hazırlamak.

Herkül Millas’ın hazırladığı ve 2002’de yayımlanan “Daha İyi Türk-Yunan İlişkileri İçin Yap-Yapma Kılavuzu” kitabı yani. Romana ilham bu kitap mı?

Başlı başına tek ilham kaynağı Herkül Bey’in yazdığı o muhteşem kılavuzdur, diyemem doğrusu. Ancak kesinlikle katkısı oldu. Zamanlamayı, kurguyu da biraz etkiledi. Yani olayları 2002 öncesine taşımamda bir etkendir.

Her şeyden önce o kitabın üst başlığına vurulmuştum: “Daha iyi Türk Yunan ilişkileri için Yap-Yapma Kılavuzu.” Önsözünde de öyle güzel söyler ki Herkül Millas, “bu kılavuzu iki ulus arasında yakınlaşmayı zorlaştıran hataları tekrarlamak istemeyenler için hazırladım” der.

Tarife bakar mısınız? Yani kendimize şunu sormalıyız okumaya başlamadan: Aynı hataları yapmaktan vazgeçmeye hazır mıyız? O hatalar ki, ben onlara kötülük helezonu diyorum, çünkü dönüp dönüp aynı şekilde karşımıza çıkıyorlar asırlardır, o hataları yenmeden, iki komşu ülke arasındaki bu kısırdöngüyü kıramayız.

Herkül Millas iki tarafı da gayet iyi, gayet içeriden bilir. 1940’ta Türkiye’de doğmuş, burada okumuş, askere gitmiş falan derken pat atlamış, 31 yaşında Atina’ya yerleşmiş. Yarım asırdır da orada yaşıyor. Nea Symirna’da, yani Yeni İzmir’de.

Benim yazdıklarım bağlamında onun emekleri de hatırlanır, anılırsa büyük onur ve mutluluk duyarım.

‘YAZMADAN ÇOK OKUDUM, BEŞ YIL NOT ALDIM VE ZAMANINI BEKLEDİM’

- Uzak, yakın geçmiş ve şimdi iç içe kurgunuzda. Girit’e ilişkin ne gibi araştırmalarda bulunduğunuzu da sormak isterim zira romanında derinlemesine bir Girit tarihi de sunuyorsunuz okuyucuya.

Yazmaya oturmadan önce çok uzun süre okudum. Genel olarak Türk Yunan ilişkileri tarihi, mübadele, Girit, Kazancakis vs. Hani Brendan kitapta diyor ya “yuttum ben Homeros’u” diye, işte ben de bulabildiğim her şeyi okudum, yuttum.

Sadece tarih, sosyoloji, siyaset değil. Hem güncel, hem de kurgusal metinlere baktım. Misal, İngiliz turistlere yönelik kaleme alınmış Girit’te geçen aşk romanlarını bile ihmal etmedim.

Bunun dışında iki ayrı kez Girit’e gittik eşimle birlikte. Matala’yı, Hanya’yı, Kandiye’yi karış karış dolaştık. Çekebildiğim kadar fotoğraf çektim. Günceli de takip ederek, epey hazırlandım.

Sonuçta komşumuz Yunanistan bundan kısa bir süre önce derin bir siyasal-ekonomik kriz yaşadı. Atina sokakları alev alev yandı, bankalar bir hafta boyunca kapalı tutuldu, nakit Avro dışında alışveriş durdu, iktidarlar devrildi filan.

O günler de dahil olmak üzere her yıl Yunanistan’a gittik, Ege adalarını, ana karayı, İyon denizini dolaştık. Üzerinize afiyet biraz içine kapanık bir tipim, öyle kolay kolay samimi olamam yabancılarla. Bir kenara çekilip seyrederim.

Bu minval üzre, sessiz sessiz dolaştık geldik. Beş yıl boyunca not aldım ve zamanını bekledim. Çünkü kanaatımca yazmanın onda dokuzu yazmamaktır. Yani acele etmemek.

‘ROMANIN YAKIN TARİH ÜZERİNE HİÇBİR İDDİASI YOK!’

- Cesur iddiaları var romanınızın. Türk ve Yunan tarafı adına da yakın tarihi gerçekliklerden nasıl veya ne yönde bir yaklaşımla yola çıktığınızı açar mısınız?

Zira her iki tarafa ilişkin her ne kadar merkezde bir aşk hikayesi olsa da toplumsal, siyasal ve tarihi yapıdan hareketle eleştirel bir yaklaşım söz konusu.

Yok, yok. Hayır öyle değil. Yakın tarih üzerine, olgular hakkında, yani örneğin milli mücadele yıllarında ya da mübadelede neyin nasıl yaşandığını anlatmak üzerine, hadi edebiyat tanıtımlarında lüzumsuzca tekrarlanan o kelimeyle söyleyeyim, “tanıklık” üzerine hiçbir iddiası yok romanın.

Hatırlatmak isterim ki bu metin kurgudur, kurgusal karakterlerin başı çektiği, gerçeklikle bağını koparmadan kendi gerçekliğini dayatan bir “eser”dir.

Ben, tarih üzerine hiçbir tez ileri sürmüyorum burada. Yalnızca genel geçer klişeleri, o klişeleri de iki tarafta dillendirildiği haliyle, duyup dinlediğim şekliyle alt alta sıralıyorum.

Bunların doğruluğunu sorgulamak da, ispata kalkışmak da bana düşmez kesinlikle. Hiç oralarda değilim zaten ben.

Olaylar ve olgular anlatıldığı, iddia edildiği şekliyle sadece malzemedir benim için. Onun içindeki polemiğe girmem, giremem. Anar geçerim.

‘İLKEM TARAFSIZ KALMAKTIR!’

“Eleştirel bir yaklaşım söz konusu” dediniz. Elbette öyle. Edebiyat bu, eleştirir, sorgular. Ama uydurma iddiaları veya “nesnel” bilgileri değil, tarih kitabında yazılanları değil.

Edebiyat tutumları, yaklaşımları, insanları sorgular. En geniş anlamıyla “kültür”ün bir parçası olduğu için de bütün toplumsal kültürü sorgular. Bunu yaparken de tarafsız olması beklenir.

Her ne kadar tarafsızlık tartışmalı bir kavramsa da, en azından niyet tarafsızlık yönünde olmalıdır. Bu zor bir iştir. Ayrıca risklidir de.

Ben bu riski aldığımı, tarafsız kalmayı ilke olarak benimsediğimi düşünüyorum. Sorunuza “cesur iddia” diye başladınız ya, gösterdiğim tek cesaret budur zannımca.