Uyumsuz bir dünyanın insanları

Elvan Çubukçu’nun Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle yayımlanan kitabı Köpek Düşü’ndeki öykülerinde anlatım neredeyse baştan sona alegorik ve bu alegorik öykülerde belli yaşam kesitleriyle toplumsal yabancılaşma çok çeşitli görünümleriyle yansıtılıyor. Bunun yanında kültürel yozlaşma, burjuva yaşam tarzının anlamsızlığı vs… gibi temalar da işlenmiş. Bir noktanın altı çizilmeli ama; yazarın dilsel tutumu ve anlatım tarzının özgünlüğü...

19 Eylül 2021 Pazar, 00:03
Abone Ol google-news

DEVRİMCİLEŞEN DİL VE YABANCILAŞMA!

Elvan Çubukçu, Köpek Düşü’ndeki (Kırmızı Kedi Yayınevi) öykülerinde özgün diliyle gerçekliği bambaşka bir renge boyuyor böylelikle de algı kalıplarımızı içten içe dönüştürüyor. Yepyeni şeyleri alışılmadık bir dille anlatıyor.

Hatta anlatımının, dilin devrimcileştirilmesini içerdiği dahi söylenebilir. Dile çok hâkim bir yazar olarak adeta virtüözlük yapıyor.

Öykülerin kurgulandığı temel problematik yabancılaşma. Kapitalist toplumda ve elbette önceki ekonomik sistemlerde de insan hiçbir zaman öz etkinlikte bulunamazdı.

Kapitalist sistemde iş ilişkisi işlevseldir. Çoğunlukla seçimlerimizle gerçekleşmez. Bu ilişkide birey zorunlu olarak büyük ruhsal acılara mâl olan bir kalıba dökülmek zorundadır.

Bu nedenle yaptığı işten zevk alması, daha da önemlisi o iş dolayımıyla kendini gerçekleştirmesi beklenemez. Bu da yabancılaşmanın ta kendisidir.

İlk öykü de bu tema çevresinde oluşturulmuş:

“Ne korkunç. Ben kimse miyim? Kimse olmak erişilebilecek bir mertebe mi? Yaşamımı sürdürmek üstelik de illa bir şeyler kazanmak istiyor muyum?

… Geriye ne kalacak? Bu bir kâbus. Söylüyorum işte; korkarak büyüyordum. Bir zamanlar olmak istediğim akrep ve yelkovan bu kez hızla kovalıyordu beni. Soluksuz kaçıyor ve saklanıyordum.”

Doğal olarak böyle toplumlarda hasta, toplum dışı insan tiplerine sık sık rastlarız. “Eskatolgyanın Birkaç Sayfası” adlı öykü bu tiplerden birini “Şekil Oktay” ve köpeği “Sör Bobo”yu şöyle anlatır:

“Dayak yemedikleri her güne derin iç çekişlerle minnettarlıklarını sunan birer it ve kopuktular. İkisi de F tipinden tahliye olduktan hemen sonra ilk kez bu sokakta göz göze gelmişlerdi. Sör Bobo’nun kulağında, üzerinde ‘no.34066947’ yazan mavi plastik bir küpe vardı. Biri ruhtan biri kafadan ama ikisi de derinden çentikliydi.”

AKKÜLTÜRASYON SÜRECİ!

Çubukçu dokuz öyküsünde de insanın aykırı her haline, değişik toplumsal durumlara ve ülkedeki “akkültürasyon” ya da yozlaşma süreçlerine oldukça sert bir ironiyle göndermeler yapıyor.

Bu açıdan “Yalnız George” adlı öyküdeki yaşlı eczacı hayli ilginç:

30 yıl önce bir felsefe dergisine “Althusser’in Elleri” başlıklı bir makale göndermiştir. Sonraki ömrü makalesinin yayınlanıp yayınlanmayacağını öğrenmekle geçer.

Yine bir gün dergi bürosuna uğramak üzere evden ayrıldığında karşılaştığı şeyler, içine savrulduğu görüntülere kapılır sürüklenir:

“Magma gibi akışkan kent onu içine almış bir yerlere sürüklüyordu. Trafik ışıkları, alt geçitler, üst geçitler, tüp geçitler, yürüyen merdivenler, otomatik kapılar, açılan köprüler, turnikeler, elektronik göstergeler, dijital panolarda akıp giden yazılar, aynı anda durup aynı anda ilerleyen kitleler.

Bir ara onlarca büyük ekranda kendini gördü, tanış sanıp selam verdi, sonra kendi olduğunu anladı, güldü, gülümsemesini ve hâlâ endişeli bakan gözlerini inceledi.

… Mağaza, dükkân, sokak isimlerinde, tabelalarda, levhalarda göz gezdirdi; @ dürüm, my d noz, tabanway, Ctrl+Alt+Delete internet cafe, Voltrane LPG, Shark Sofrası, Bangabandhu Şeyh Mucibburrahman bulvarı.”

TOPLUMSAL GÖRÜNGÜLER

Zaman zaman sarkastik bir kırbaç şaklaması etkiyle ama yine de zarafetten kopmayan bir dil tutumuyla bu türden toplumsal görüngüleri belleğe kazıyor Elvan Çubukçu:

“Önlerindeki genişçe bulvarda gri ve beyaz arabaların çoğunlukta olduğu ağır akışlı bir trafik vardı. Aralara serpiştirilmiş kara cipleri, uyumlu kadın projesinde bir koca ve arka koltukta bir çocuk kazanmış kadınlar sürüyordu.

Piyangoyu kazanmış olmanın rehaveti üzerlerindeydi. Çocuklarını okuldan almak, onları çeşit çeşit kursa taşımak dışında sık sık Uzak Doğu’da kendilerini bulma yolculuklarına çıkıyorlardı.

Bitmek bilmeyen ve hiçbir yerde sonlanmayan bu yolculuklardan iyice kaybolmuş, valizleri sandal ağacı kokulu banyo duş setleri, ahşap fil ve Buda heykelleriyle tıka basa dönüyorlardı.

Bilmezden geliyorlardı; o bomboş ruhları ne o görkemli filler ne de o etine dolgun Buda bey doldurabilirdi. Çünkü bunu bilirlerse ölebilirlerdi.”

DOKUNAKLI ÖYKÜLER

Kitabın kapanış öyküsü “Yıldız Tozu” dokunaklı bir öykü. Çok şey olmak isteyen ama yaşamı, yapmaktan çok hayal eden insanlardan birinin öyküsü:

“Gözündeki bozukluğu fark etmesiyle yıldızlara merakı tesadüf bu ya, aynı günlere rastlıyor. Herkes yıldızlı bir gece dediğinde, o başının üstünde sessizce patlayan havai fişekler görüyor. … Bu sadece yıldızlı bir gece değil, benim gördüklerim gerçek; ben bir gök bilimciyim!”

Öykü, hepsi birbirinden dokunaklı ya da belli bir buruklukla gülümseten epizotları içeriyor. Kitabın bütünü gibi.

Elvan Çubukçu’nun akıcı dili, ince alayları, ince duyarlılıklarına karşın kitap belirli bir çaba ile dikkati gerektiriyor. Kanımca, klasik öykü formunu bu denli ustalıkla kullanabilen bir yazar için alegorik anlatımlara bu kadar ağırlık verilmesi “kolay okumayı seçen ortalama okur için bir” güçlük yaratacak.

Eminim ki, yazarın gözlem gücü, dile hakimiyeti ve tematik seçimleri okurlarında daha soluklu, daha bütünlüklü eserler beklentisini oluşturacak.