Yaşasın, aldığım bir karardan şiddetle memnunum. Şöyle, yeniden bir seçim stresine girmek istemiyorum, kim kazanmış kim yitirmiş o da pek umurumda değil. Sonuçta bazı yasalar değişmeden ya da mevcut yasaları uygulayanların hayata ve insana bakışı değişmeden, işler yoluna girmeyecek. Örnek, yirmi beş kişinin tecavüzüne uğrayan 14 yaşında bir kız çocuğu için hâkimler “rızası var” diyebildiklerinde iş bitiyor. Asıl terslik burada!
Yeni kararımı uygulamaya geçirmek için günlerimi, kendimi daha da geliştireyim diye, ülkemin her yerinde pıtrak gibi çoğalan sivil örgütlenmelerin emrine verdim. İyi ki öyle yapmışım. Örneğin pazar günü “Militarizm Her Yerde” başlıklı bir panel yönettim ve her biri ayrı bir başlık altında saatlerce tartışılacak yepyeni bilgiler edindim.
Paneli, her türlü hiyerarşiyi reddeden, Vicdani Ret sivil örgütlenmesi gerçekleştirdi. Başlık şöyleydi: Vicdani Ret, Mecburi Askerlik, Askeri Yargı, TCK 318 ve Militarizim/Antimilitarizim Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey…
Bildiğiniz üzere, militarizm bir emir komuta zincirine dayanır. Ve verilen emir asla sorgulanmaz. Birisi “Bu nedir” diye bir soru sorduğunda emri veren kişi, soranı cezalandırma hakkına sahiptir. Kısaca militarizm biat kültüründen beslenir. Bu nedenle asker intiharları ve intihar eden yurttaşların büyük çoğunluğunun azınlıklara mensup olmasının nedeni sorgulanamaz. Neden sivil yargıdan bağımsız bir askeri yargı vardır, bu da sorgulanamaz. Vardır. Askere gitmek istemeyen yurttaşlar vicdani ret haklarını kullandıklarında (bu hak bir dinsel inançtan da kaynaklanabilir, vicdan duygusundan da kaynaklanabilir) ağır cezalar ve aşağılanmalarla karşılaşırlar. Dünyanın her yerinde kabul edilen Vicdani Ret ülkemizde hâlâ hayata geçirilmemiştir. Şimdi sizlere çok aşağılayıcı bir uygulamadan söz edeceğim. Ülkemizde askeri sistem, farklı cinsel tercihleri olanları sevmez. Bu nedenle cinsel tercihi farklı olanlar, tercihlerini açıkladıklarında doğal olarak askere alınmayacaklarını düşünürler. Ama hiç de öyle değil, onlardan cinsel tercihlerini kanıtlamaları istenir; yani cinsel ilişki fotoğrafları ya da videolarını getirmek zorundadırlar. Bunlar da depolanır. Evet, böyle bir uygulama vardı. Neyse ki birkaç yıl süren bu uygulama, durumun rezilliği anlaşıldığı için yürürlükten kalktı.
Militarizm, yani hayatımızın emirkomuta zinciriyle belirlenmesi, emirlerin sorgulanmaması sadece askerlik alanında söz konusu değildir. Hayatımızın her alanına sinmiştir. Görüşlerinden ötürü okulundan atılan Psikolog Serdar Değirmencioğlu’nun dediği gibi, “militarizm kafalara mayın döşemektir”. Mayınların ne zaman patlayacağı bilinmez. Örneğin ülkemizin her yanı mezartaşı öpen çocuk fotoğraflarıyla dolu. Ve bu fotoğrafların altında şöyle yazıyor: “Şehidim, emanetin şerefimdir!” Bu sözlerle büyüyen ve aileden başlayarak soru sorması cezalandırılan çocuklar, büyüdüklerinde sizce nasıl davranacaklar?
Militarizm her yerde... Sağlıkçı İncilay Erdoğan ilaç şirketlerinin, gıda şirketlerinin uyguladığı militarist politikaları öyle bir önümüze serdi ki, panelde bulunan herkes derin bir soluk aldı. Adeta kendimizi o şirketlerin birer piyonu gibi hissettik. Emrediyorum: “Sağlıklı ol!” “Günde üç vitamin al!” “Güzel ol!” “Zayıfla!”
Yazımın başında da dediğim gibi çok şey öğrendim. “Militarizm ve Vergiler.” Şiddetle “ben akademist değilim” diyen akademist Fuat Ercan, bir türlü denetleyemediğimiz askeri harcamaları rakamlarla önümüze koydu. “Buyurun” dedi, “bizim vergilerimizle oluşan bütçenin en iyimser tahminle yüzde yirmisi silahlanmaya gidiyor ve Suudi Arabistan’dan sonra en sıkı silahlanan ülke biziz”. Öte yandan AKP döneminde doksan bin yeni polis istihdam edilmiş. Sadece bu yıl için oni ki bin yeni polis kadrosu çıkmış. Sizce bu polis kadroları kime karşı
Epeydir böyle her katılımcının yepyeni bilgiler verdiği bir panelde bulunmamıştım. Gencecik bir bilim adamı Güray Tezcan, “Türcülük ve Militarizm” başlıklı bildirisinde, yepyeni bilgiler verdi. Birincisi bütün türlere saygılı olmamız ve rasyonel düşünebildiğimiz için kendimizi çok yüceltmememiz gerekiyormuş. Çok haklı, susineği en yakın akrabamız olduğuna göre, bütün türlerle bir biçimde kardeşliğimiz var. Ayrıca bilim tıpkı din gibi üzerimizde hiyerarşik bir baskı oluşturmaktaymış. Güray’ın söyledikleri tam bir günlük tartışma konusu. Ne güzel ki, artık bunları gündeme getirenler ve bu iş için yola düşenler var.
Yavaş yavaş yola çıkma zamanı, bir tam gün gelip geçmiş ve ben Beyoğlu’nda yürürken öyle çok yeni bilgi öğrenmişim ki, sakinleşmek için bir süre durup saksofon çalan gencecik bir adımı izledim ve herkese teşekkür ettim. Bu ülkede bir sinir var
Mehmet Atak, sen her daim bir aktivist oldun ve yola devam!
Uygun Adım Marş Her Yerde!
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım, her dakika yeni bir şey öğreniyoruz.
Sevgili okurlarım ne oldu da bir zaman önce açığa çıkan ama üstü hemen örtülen Epstein dosyalarının kapağı yeniden açıldı ve 1 milyona yakın belge, bir kısmı sansürlenerek tüm dünyaya yayıldı.
Sevgili okurlarım yollarda yürürken dikkat ediyorum, herkesin yüzü asık, düşünceli; marketlerde torunlarına çikolata almak isteyen anneanneler, dedeler en ucuz çikolatayı almak için reyondaki çikolataları tek tek inceliyorlar.
Sevgili okurlarım sizi bilmiyorum ama ben fena sıkıldım.
Sevgili okurlarım İran’da aralık ayından bu yana iktidara karşı yapılan protestolar şiddetini artırarak sürüyor.
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.