“Başkalarının yaptığı kötü şeyler değil, senin yaptıkların ilgilendirsin seni. Gençliğimden beri bilirim ki insan başkalarındaki kötülükleri görerek iyi olmaz.”
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu tartışmalar, bu sözün etrafında dönüyor. Eğitimden siyasete, bürokrasiden gündelik hayata kadar uzanan geniş bir alanda herkes birbirinin hatasını işaret ediyor; parmaklar sürekli dışarıyı gösteriyor. Oysa kimse aynaya bakmayı hatırlamıyor. Belki de asıl mesele tam burada başlıyor: Aynaya bakmadan temizlenmeye çalışıyoruz.
Eğitim sistemi, bu durumun en çıplak göründüğü alanlardan biri. Yıllardır değişen müfredatlar, sınav sistemleri, yönetmelikler… Her gelen yönetici bir öncekini eleştirerek işe başlıyor. Ancak eleştiri, çoğu zaman bir özeleştiriye dönüşmüyor.
Okul yöneticileri öğretmenleri, öğretmenler öğrencileri, öğrenciler sistemi suçluyor. Bazı veliler ise hepsinin dışında, sanki bu zincirin parçası değilmiş gibi konuşuyor. Oysa eğitim dediğimiz şey, herkesin birbirine ayna tuttuğu bir alan olmalıydı.
Bu noktada elbette ki velilerin tamamını eleştirmek haksızlık olur. Türkiye’de elinden gelenin en iyisini yapan; öğretmenle işbirliği içinde olan sessiz kahramanlar da var. Sürece gerçek katkı sağlayan bu velileri görmemek büyük yanılgı olur.
Sınıf programını yakından takip eden, aylık programa uygun kitaplar gönderen, etkinliklere uygun materyalleri temin eden, zaman yaratıp beklenmedik kurabiyeler ve diğer yiyeceklerle öğrencileri mutlu eden… Proje ve etkinlik desteği sunan veliler, görünmeyen emekleriyle eğitim sürecini besliyor. “Emeğini küçümsemeyen veli” diyorum ben onlara.
2000’lerin başında çocuğunun sınıfına haftada bir film izlenmesi için televizyon bağışlayan bir babayla, bugün sınıfa cevizli, yaban mersinli kurabiyeler yapan annenin emeği aynı değeri taşıyor. Onların çabası, sistemin sessiz ama güçlü bir direği olarak karşımızda duruyor.
Öğretmenle velinin birlikte oluşturduğu bu destek ağı, çocukların öğrenme deneyimini zenginleştiriyor ve başarıya taşınmasını sağlıyor. Bunları görmezden gelmek, yalnızca eksik bir tabloya bakmak olur.
Bugün Türkiye’de eğitim yöneticiliği, çoğu zaman pedagojik bir sorumluluktan çok idari bir pozisyona indirgenmiş durumda. O koltuklarda oturanlar, sistemin aksayan yönlerini düzeltmek yerine çoğu zaman mevcut düzeni sürdürmenin yollarını arıyor. Çünkü sorumluluk almak, eleştirmekten daha zor. Evet, eleştirmek konforludur; sorumluluk ise pahalı.
Tam da burada, Zeliha Bürtek’in bir sosyal çürümeyi konuştuğu bir söyleşisinde dile getirdiği o sade ama sarsıcı düşünceyi hatırlamak gerekiyor: İnsan, değişime en yakınından başlamalıdır. Neden hep uzağa bakıyoruz. Ulaşamayacağımız noktaya. Sorumluluk almamak için. Önce kendi sorumluluğunu üstlenmeli. En küçük halkayı düzeltmeden büyük zinciri onaramayacağını bilmelidir. Her şeyi uzakta arıyoruz. Aşkı bile, diyerek sohbeti keyifli kapatmıştı. O gün sohbet, kahkahalarla sona erdi. Fakat bu sözler yalnızca bireysel bir ahlak çağrısı değil; aynı zamanda toplumsal bir yeniden inşa önerisiydi.
Bugünün Türkiye’sinde eksik olan şey tam da bu sorumluluk bilinci. Herkes sistemden şikâyetçi ama kimse sistemin bir parçası olduğunu kabul etmiyor. Oysa sistem dediğimiz şey, soyut bir mekanizma değil; öğretmenden müdüre, yöneticiden veliye kadar herkesin toplamından oluşuyor.
Bir gemiyi düşünün: Güvertede herkes birbirinin hatasını bağırarak dile getiriyor. Kaptan tayfayı, tayfa kaptanı suçluyor. Fakat kimse su alan alt güverteye inip bir kovayı eline almıyor. Sonunda gemi batarken herkes haklı olduğunu kanıtlamış oluyor - ama bu haklılık kimseyi kurtarmıyor.
Eğitimde de durum farklı değil. Bugün gençlerin yaşadığı umutsuzluk, yalnızca bir müfredat sorunu değil; aynı zamanda bir rol modeli krizidir. Burası önemli! Gençler, sürekli başkalarını suçlayan ama kendine dönmeyen yetişkinleri izliyor. Doğal olarak aynı dili öğreniyorlar. Böyle bir ortamda “iyi insan” yetiştirmekten söz etmek, temelsiz bir iyimserlikten öteye geçemiyor.
Oysa gerçek değişim, küçük adımlarla ve sessizce başlar. Bir öğretmenin sınıfında aldığı sorumlulukla, bir yöneticinin adil kararlarıyla, bir velinin çocuğuna yaklaşımıyla… Ve en önemlisi, herkesin kendi payına düşeni kabul etmesiyle.
Kir, başkasında değil; aynada başlar.
Kendi sorumluluğunu almayanın temizliği, sadece gölge oyunudur. Çünkü insan, başkalarındaki kötülüğü teşhis ederek değil; kendi içindeki eksikliği görerek iyileşir. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey de budur: Daha yüksek sesle konuşan eleştiriler değil; daha derin bir iç hesaplaşma.
Aksi halde aynaya bakmadan temizlik yapmaya devam ederiz ve kir, yalnızca yer değiştirir.