Bazı davalar vardır; sonucu yalnızca tarafları değil, bir ülkenin adalet duygusunu da belirler. Aradan geçen zaman ise çoğu kez kararın kendisinden çok, toplumun o kararı nasıl hatırladığını ortaya koyar. Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen diploma iptali tartışması bugün artık yalnızca bir siyasetçinin kişisel geleceğiyle ilgili değildir. Gelinen aşamada dava, Türkiye’de hukukun işleyişine, demokrasinin dayanıklılığına ve toplumsal güvenin sınırlarına ilişkin daha geniş bir sınava dönüşmüştür.
Hukuk, yalnızca kuralların uygulanması değil; aynı zamanda öngörülebilirlik ve güven üretme sanatıdır. Mahkeme kararları yalnızca tarafları bağlamaz, toplumun tamamına da bir mesaj verir. Eğer hukuk eşitlik duygusu üretmiyorsa teknik doğruluk tek başına yeterli olmaz. Çünkü adalet yalnızca doğru olmakla değil, doğru görünmekle de ilgilidir.
TOPLUMSAL GÜVEN ZEDELENİRSE...
Davayı tartışmalı kılan nokta, teknik bir belge sorununun kısa sürede güven ve meşruiyet tartışmasına dönüşmesiydi. Son aylarda yaşanan gelişmeler, hukuki sürecin biçimsel olarak ilerlediğini göstermekle birlikte toplumsal tartışmayı sona erdirmiş değildir. İstinaf aşamasının ardından dosyanın yüksek yargı önüne (Danıştay) taşınması ve kararların gerekçelendirilmesine ilişkin tartışmalar, uyuşmazlığın artık yalnızca bir diploma meselesi olarak görülmediğini göstermektedir.
Çünkü bazı kararlar mahkeme dosyalarında sonuçlanabilir fakat toplumun belleğinde yaşamaya devam eder. Hukuki süreçler tamamlanabilir; ancak toplumsal vicdandaki tartışmalar aynı hızla sona ermez. Hukuk devletinin gerçek gücü, yalnızca karar verebilmesinde değil, verdiği kararlarla toplumda güven duygusu üretebilmesinde yatar.
Bu nedenle dava, hukuk tekniğinin ötesinde, demokrasi kültürü bakımından da simgesel bir anlam kazanmıştır. Siyasal düzlemde bir kesim, süreci hukukun doğal işleyişi olarak değerlendirirken diğer kesim, siyasal alanı yeniden düzenleme girişimi olarak yorumlamaktadır. Ancak sıradan yurttaş açısından soru daha yalındır: “Oy verdiğim kişi yargı kararıyla siyaset dışına itildiğinde bu demokrasi midir?” Bu soru, seçmen iradesi ile yargısal denetim arasındaki hassas dengeyi görünür hale getirmektedir.
TERAZİ DENGEDE Mİ?
Toplumsal boyutta ise dava bir güven sınavına dönüşmüştür. İnsanlar artık kararın içeriğinden çok, kararların nasıl alındığını ve hukuk düzeninin herkese eşit uzaklıkta durup durmadığını sorgulamaktadır. Çünkü modern toplumlarda hukuk yalnızca kurallar bütünü değil, aynı zamanda ortak bir inançtır.
Bu noktada ayna metaforu yeniden anlam kazanır. Hukuk, toplumun kendine baktığı aynadır. Demokrasi ise o aynanın bulanık olmamasıdır. Sorun yalnızca terazinin varlığı değil, herkesin onun gerçekten dengede olduğuna inanmasıdır.
Aradan geçen zaman gösterdi ki bu davada tartışılan şey artık yalnızca bir diploma değildir.
Asıl tartışılan, hukukun toplumsal güven üretme kapasitesi, yargının demokratik meşruiyet içindeki yeri ve yurttaşların adalet duygusudur.
Hukuk güven üretmediği anda karar verebilir fakat adalet kuramaz. Ve toplum aynaya baktığında kendisini değil, yalnızca kararların gölgesini görmeye başladığında; tartışılan şey artık tek bir dava değil, hukuk düzeninin toplumla kurduğu ilişkinin kendisidir.
ABDULLAH DÖRTLEMEZ
EM. DANIŞTAY ÜYESİ