Kadınlara yönelik baskının tarihi çok eskidir. Ama yöntemleri şaşırtıcı biçimde değişmez. Çünkü kadın üzerinde tahakküm kurmanın, yıldırmanın en kolay yolu onun bedenini hedef almaktır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in mahkemede anlattıkları bu açıdan önemli. İlk değil, belli ki son da olmayacak...
Bu nedenle dünyanın her yerinde kadın hakları mücadelelerinin merkezinde beden dokunulmazlığı yer alır. Çıplak arama tartışmalarının bu kadar hassas olmasının nedeni de budur. Kadınlar açısından mesele yalnızca bir güvenlik uygulaması değildir. Bedenin denetim altına alınması, mahremiyetin ihlali ve insan onurunun zedelenmesi anlamına gelir. Nitekim son yıllarda yayımlanan insan hakları raporları, kadın mahpusların karşı karşıya kaldığı sorunların yalnızca özgürlüğün kısıtlanmasıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Çıplak arama uygulamaları, annelik duygusunun baskı unsuruna dönüşmesi, sağlık ve hijyen ihtiyaçlarına erişimde yaşanan sıkıntılar, iletişim hakkına getirilen kısıtlamalar ve sürekli denetim hissi raporlarda sıkça yer alan başlıklar arasında.
Diyarbakır Kadın Cezaevi’nden Van T Tipi Cezaevi’ne, Tarsus’tan Bakırköy Kadın Cezaevi’ne kadar farklı dönemlerde hazırlanan raporlarda benzer şikâyetlerin tekrarlanması dikkat çekici. Sorun tek bir kurumla ya da tek bir olayla açıklanamayacak kadar yaygın görünüyor.
Ve mesele yalnızca cezaevleriyle de sınırlı değil.
Son yıllarda kadın siyasetçilere yönelik saldırılara baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Erkek siyasetçiler çoğunlukla görüşleri, kararları ya da siyasi performansları üzerinden eleştirilirken kadın siyasetçiler görünüşleri, kıyafetleri, ses tonları, aile yaşamları, annelikleri ve özel hayatları üzerinden hedef alınıyor. Bir erkek siyasetçi için “başarısız”, “yetersiz” ya da “yanlış” denirken kadın siyasetçilerin karşısına çoğu zaman “İyi anne değil”, “İyi eş değil”, “Kadınlığına yakışmıyor” gibi ifadeler çıkarılıyor.
Meral Akşener’e yönelik yıllarca süren cinsiyetçi kampanyalar, Canan Kaftancıoğlu’nun siyasi görüşlerinden çok kadın kimliği üzerinden hedef alınması, Pervin Buldan ve Gültan Kışanak’ın maruz kaldığı aşağılayıcı söylemler bunun örneklerinden yalnızca birkaçı. Bu isimler birbirinden tamamen farklı siyasi çizgilerde yer alıyor olabilir. Ancak maruz kaldıkları saldırıların dili çoğu zaman aynı.
Kadın muhalif söz konusu olduğunda hedef yalnızca kişinin düşünceleri olmuyor. Bedeni, anneliği, mahremiyeti, aile bağları ve toplumsal itibarı da mücadele alanına dönüştürülüyor. Bugün farklı siyasi görüşlerden kadınların yaşadıklarına baktığımızda ortak nokta tam da burada ortaya çıkıyor. Muhafazakâr, sosyal demokrat, milliyetçi ya da Kürt siyasetçi olmaları fark etmiyor.
Ne var ki bu ortak deneyim tesadüfen ortaya çıkmadı. 24 yıldır tek başına ülkeyi yöneten AKP iktidarının kadın haklarına yaklaşımı da bu iklimi besledi.
Kadın cinayetlerinin ve kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi bunun en güçlü sembollerinden biri oldu. Kadın örgütlerinin yıllarca sürdürdüğü mücadeleye rağmen, şiddete karşı en kapsamlı uluslararası güvencelerden biri bir gece yarısı kararnamesiyle yürürlükten kaldırıldı.
Ardından kadınların ekonomik güvencesi açısından hayati öneme sahip nafaka hakkı yeniden tartışmaya açıldı. Süresiz nafakanın kaldırılması yönündeki talepler, kamuoyunda çoğu zaman mağdur erkekler üzerinden anlatılırken milyonlarca kadının boşanma sonrasında nasıl ayakta kalacağı sorusu ise geri planda kaldı.
Daha da önemlisi, yıllar boyunca siyasetin dilinde kadın çoğu zaman birey olarak değil; anne, eş ya da ailenin taşıyıcısı olarak tanımlandı. Oysa kadınların hakları anneliklerinden, eşliklerinden ya da aile içindeki rollerinden önce gelir. Çünkü kadın her şeyden önce bağımsız bir bireydir.
Kadın bedeni ise ne devletin ne siyasetin ne de ideolojilerin mücadele alanıdır. Tam da bu nedenle bugün cezaevlerinden siyasete, sosyal medyadan gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir alanda aynı ortak paydayla karşılaşıyoruz. Ortak payda ise ortam mücadele gerektiriyor.
Not: Sevgili okurlar, bu pazar (14 Haziran) saat 14.00’te, kitabım “Peki Şimdi Nereye?”yi Kadıköy Kitap Günleri’nde imzalayacağım. “Peki şimdi nereye?” sorusu sanırım içinde bulunduğumuz dönemde hepimizin kafasını kurcalayan bir soru... Sohbete ve imzaya beklerim.