Avrupa’nın Geleceği ve Büyük Engizisyoncu
Yalın Gündüz
Son Köşe Yazıları

Avrupa’nın Geleceği ve Büyük Engizisyoncu

23.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Sadece benim için değil, birçok yazar ve okura göre de çok büyük bir roman olan Karamazov Kardeşler’in en sarsıcı alt metinlerinden biri “Büyük Engizisyoncu” bölümüdür. Hızlı bir okumada yalnızca dinî bir tartışma gibi görünse de aslında modern dünyanın vicdanını ve ahlak algısını anlatan önemli bir siyasal alegori içerir.

Üç erkek kardeşin ortancası, okumuş olduğum tüm romanların arasından da kişisel olarak en sevdiğim kahraman İvan Karamazov, küçük kardeşi Alyoşa’ya bir hikâye anlatmaktadır. Hikâye bu ya, İsa peygamber bir mucizeyle yeniden yeryüzüne dönmüştür. Kendisi de inançlı olduğu bilinen yazar Fyodor Dostoyevski hikâyede İsa’ya doğru düzgün söz hakki vermez bile. Konuşan, onu kilisenin muhafızlarına tutuklattıran yaşlı engizisyoncudur. İsa peygamber çarmıha gerildikten sonra onun takipçisi olduğunu iddia eden ruhban sınıfı tüm yönetimi ele geçirmiş, başlarına da “büyük engizisyoncu” geçmiştir.

Engizisyoncu, demir parmaklıkların ardındaki İsa’ya, o dünyadan ayrıldıktan sonra halkı nasıl yönettiklerini anlatır. Ona göre halk kendi iradesiyle hareket edemez, çünkü çoğu insan özgür onurunu taşıyabilecek kadar güçlü değildir. Engizisyoncu’nun sözü çok nettir: “Sen insanlara özgürlük ve onurlu yaşam vaat ettin. Biz ise ekmek verdik.”

Avrupa’nın kurumsal ve sosyal yaşamı içinde geçirdiğim uzun süre İvan Karamazov’un akılcı Kant’ın soyundan gelme ihtimalini fark etmeme yetiyor. Yaşlı kıta hala 18. Yüzyıl aydınlanmasının büyük ve değerli mirasını tüketiyor olsa da, buzdolabı ne yazık ki boşalmak üzere.

Bu açıdan Engizisyoncu’nun kurduğu o müthiş cümle, bugün Atlantik’in iki yakası arasındaki zihniyet farkını anlamak için birebir. Bir tarafta güvenlik, tüketim, hız ve güç vaat eden Amerikan kapitalizmi; diğer tarafta ise insan hakları, sosyal devlet, hukuk ve bireysel özgürlük fikrine tutunmaya çalışan Avrupa.

Amerika’nın modern dünyaya sunduğu şey çoğu zaman “ekmek” oldu. Daha yüksek maaşlar, daha büyük şirketler ve daha fazla ekmeğin pesinde agresifleşen yaşamlar… Apple, Amazon, Meta gibi devler yalnızca teknoloji üretmedi, modern insanın arzularını da şekillendirdi. Çin ise bu kapitalist modeli daha sert bir devlet disipliniyle birleştirdi: refah karşılığında itaat.

Avrupa, uzun süre başka bir hikâye anlattı. İnsan onurunun piyasa değerinden üstün olduğu bir hikâye. Sağlık hizmetinin yalnızca maddi olanaklılara ait olmaması gereken bir düzen. İşçinin yalnızca üretim aracı sayılmadığı bir toplum fikri. Tatil hakkı, sendika hakkı, kamusal eğitim, veri mahremiyeti, yeşil enerji, hukukun üstünlüğü… Bunların çoğu ekonomik verimlilik açısından yavaşlatıcı unsurlar gibi görünse de Avrupa’nın asıl medeniyet iddiasını oluşturdu.

Bugün ise Avrupa’nın krizi çağımızın Büyük Engizisyoncusu’nun yeniden aynı soruyu sormasıyla kelimelere dökülüyor: “Özgürlük ve bireysel haklar mı istiyorsunuz, yoksa refah mı?”

Enerji krizleri, göç baskısı, yaşlanan nüfus, savunma zafiyetleri ve dijital rekabette geri düşme korkusu, Avrupa’yı giderek daha pragmatik olmaya zorluyor. Sosyal devlet pahalılaşıyor, regülasyonlar yeni girişimleri frenliyor.

Dostoyevski, akılcı kahramanı İvan Karamazov’un bu büyük çelişkiyi genç yaşında fark etmesini sağlar: İnsan özgürlüğü değil, huzuru tercih eder. Karnı doyan insan, zincirlerini daha kolay kabullenir. Bu farkındalığın altında ezilen İvan’ı romanda müthiş bir son bekliyordur.

Avrupa’nın geleceği bu soruya vereceği cevapta yatıyor. Eğer yalnızca rekabet etmek için Amerika ve Çin’e benzemeye çalışırsa, kendi tarihsel anlamını ve kültürel değerlerini reddetmek durumunda kalabilir. Geçtiğimiz hafta katıldığım uluslararası bir konferansta Amerika ve Avrupa’nın bankacılık regülasyon uygulamaları arasındaki farklara dikkat çekildi. Panelde konuşan Amerikalı bir akademisyen Atlantik’in iki tarafında regülasyon farklılıkları olmasını doğal bulduğunu söyleyerek, hiç çekinmeden, lafını esirgemeden ekledi: “Biz teknoloji peşindeyiz, sizlerse daha güzel müzelerin”.

 

İnsanlara ekmek verenler, ekmek teklif edenler dünyayı yönetebiliyor. Oysa insan ruhu yalnızca özgürlük fikriyle ayakta kalabilir. Çağımızda böyle düşünenlerin hala kaldığına ve birbirine kenetlendiğine inanmak istiyorum.