Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü” romanında, askeri okuldan yeni mezun Teğmen Giovanni Drago, bir sonbahar sabahı ilk görev yeri olan ve Kuzey Krallığı’nın sınırında bulunan Bastiani Kalesi’ne gider. Günler göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Yaşamı, yaklaşık otuz yıl kaldığı kaleden eve dönüş yolunda, bir han odasında son bulur. Aslında kaleye dört aylığına gelmiştir. Bir yanda dik kayalıklarla dağların, diğer yanda Kuzey Krallığı’na ait uçsuz bucaksız Tatar Çölü’nün yanı başında otuz yıl boyunca kuzeyden gelen düşmanı bekler. Derken bir gün, bir silah sesi Bastiani Kalesi’nde yankılanır. Drago, “Bu silah sesi kaledekiler için umudun sesi gibidir. Herkesin birbirinden sakladığı umudun sesidir. Birkaç er dışında hiç kimse, hepsinin yüreğinde yatan o sözcüğü telaffuz edememektedir” diyerek kaledeki anlamsız hayatı belki de anlamlı kılan tek şeyin umut sözcüğünde saklı olduğunu vurgular. Otuz yıl boyunca yaşamı bir anlık umut için harcamak öyle kolay bir şey değildir. Bu ülkede yaşayan ve başka bir sabaha uyanmak isteyenler çok uzun yıllar boyunca tek bir sözcüğün peşinden koştu: “Umut!” Ve o sözcüğü yakalayabilmek için çok şeyini feda etti. Kimi işinden oldu kimi özgürlüğünden. Bedel ödeyenlerin sayısı günbegün arttı. Yüreğimize sığmaz oldu.
***
Önceki gün ülkemizin en büyük muhalefet partisi CHP’nin 38’inci kurultayı ile 21’inci olağanüstü kurultayının iptali istemiyle açılan davada Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, “tedbirli mutlak butlan” kararı verdi. Mahkeme, Özgür Özel ile parti yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına, Kemal Kılıçdaroğlu ile yönetiminin görevi devralması sonucuna vardı. CHP ülkenin kurucu partisi olduğu için ülkemizin acılı tarihiyle partinin tarihi iç içe. Hatırlayalım: Demokrat Parti, 18 Nisan 1960’ta CHP’yi ve basını soruşturmak amacıyla yetkileri olağanüstü geniş olan “Tahkikat Komisyonu”nu kurmuş; bu komisyon, basına sansür getirmiş, CHP’nin faaliyetlerini kısıtlamıştı. Hemen ardından da iktidarın baskılarından bunalan gençlik, 5 Mayıs’ta bir protesto gösterisi yapmayı kararlaştırmıştı. Eylemin parolası “555K”, “5’inci ayın 5’inci günü saat 5’te Kızılay’da” kulaktan kulağa fısıldanarak yayılmıştı. Cemal Süreya, yedek subay olarak içinde yer aldığı bu büyük gösterinin şiirini emanet etti bize. Şiir, “Papirüs” dergisinin ilk sayısında “555K” adıyla yayımlandı: “Kimleri alıp götürdüler ama kimleri/ Karanfil bıyıklı genç teğmenleri/ Ak saçlı profesörleri, öğrencileri/ Adları şuramıza işlemektedir.” CHP, darbe dönemlerinde de dalgalandı. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından, 16 Ekim 1981’de çıkarılan kanunla diğer tüm siyasi partilerle birlikte kapatıldı; mal varlığı Hazine’ye devredildi. Darbe yönetimi tarafından Bülent Ecevit başta olmak üzere lider kadrosuna, milletvekillerine, hatta parti yöneticilerine siyaset yapma yasağı getirildi. Ama uzun vadede bile olsa her şeyi belirleyen millet iradesi oldu. CHP, zor günlerin sonunda yeniden siyasete dahil edildi; Bülent Ecevit’le birlikte o dönemki yasaklılar listesinde yer alan siyasetçiler de yeniden siyasete giriş yaptı.
***
Osmanlı’da millet iradesinin ilk savunucularından biri Mehmet Emin Bey’di. Başına gelmeyen kalmamış, yurtdışına kaçmak zorunda kalmış, hatta babasının hastalığı nedeniyle papaz kılığında on beş günlüğüne İstanbul’a gelmiş ve tekrar Paris’e dönmüştü. Bir yazısında şöyle diyordu: “Yapılacak işler millet menfaatine yapılır. Hükümetin gücü aslında ‘millet iradesi’dir. Millet iradesi bir şurada toplanır. Hangi isim ve maksatla olursa olsun hiçbir fırka, milletin umumi reyine tahakküm edemez.” Önünde sonunda belirleyici olan millettir. Ancak milletin radarından çoktan çıkmış olanların ısrarla siyasete dahil olma çabası kabul edilemez. Tam yüz elli yıl önce söylenen sözler ışığında, siyaset mekanizması içinde yer alanların bu süreci serinkanlılıkla yönetip, bir çatlağa engel olup bir an önce CHP’de kurultayı (bir yıla filan yaymadan) toplamasından başka çözüm görülmemektedir. Siyaseti az biraz takip edenlerin, “Ben gelmesem kayyum gelirdi” sözlerine karnı toktur!
***
Şu bir gerçek; ülkemizde umudu gerçek anlamda bedel ödeyenler ayakta tuttu hep. Onların cesaretleri önümüzü açtı. Onların sözcükleri kaldı geriye hep sığındığımız. Onların yaşam sevdalarından sevdamıza güç katarak ilerledik. Umudun yalnızca nefes almak sözcüğüyle bir olduğunu sandık. Artık ekmek arası az umuda inanmıyoruz. Bize gelecek düşlerimizi olgunlaştıran, gözlerdeki ışıltıyı canlandıran, gülümseyişleri kahkahaya çeviren bir zafer duygusuna ihtiyacımız var. Teğmen Drago gibi harcanmış hayatlarla değil, yaşamla iç içe geçecek baharı bekliyoruz.
Bilmem anlatabildim mi?