Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Her ne kadar “ulusal egemenlik” sözü unutturulmaya çalışılsa da boşuna! Yüzyıl önce emperyalistleri ve işbirlikçi yardakçıları kovup, egemenliği millete teslim etmiş bir Cumhuriyet burası! Monarşi hayal edenler, boşuna bekler.
***
Yıllar önce açıkça söylediler: “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz.” Kindar sözcüğünü özenle seçtiler. Çünkü kin, sadece bir duygu değildir. Kin, öğretilir. Beslenir. Büyütülür. Ve nereyi vuracağı hiç belli olmaz!.
Okullardan pedagojik destek kaldırıldı. Rehberlik sistemi çökertildi. Çocukları anlayacak uzmanların yerine, hayatı tek pencereden anlatan dogmalar konuldu. Eğitim, bilimden uzaklaştı. Liyakat tasfiye edildi. Okullar tarikatlara açıldı.
Çocuklara empatiyi değil öfkeyi, dayanışmayı değil ayrışmayı, sorgulamayı değil itaati öğretirseniz... Onlar da büyüyünce tam olarak bunu üretir. İktidarın dili neyse, sokak da odur. Televizyon yandaş medya neyi parlatıyorsa, çocuk onu örnek alır. Cezasız kalan suç, yeni suçların davetiyesidir.
Sonra şaşırıyormuş gibi yapıyoruz. Şaşırmayın, sorgulayın.
EĞİTİM BAKANI NEDEN HÂLÂ GÖREVDE?
Bir ülkenin en büyük günahı, kendi çocuklarını koruyamamasıdır. Ona gelecek umudu verememesidir.
Bu ülkenin çocukları okullarında silahla şiddetle öldürülürken... Bu ülkenin öğrencileri, güya “mesleki eğitim” denip ucuz işgücü olarak kullanılırken, atölyelerde, fabrikalarda, şantiyelerde denetimsiz, güvencesiz, korumasız “iş kazalarında” ölürken... Eğitim sisteminin başındaki hâlâ koltuğunda oturuyorsa... Ve sadece dini referansları çoğaltıyorsa... Bu ne münferit olaydır, ne de kader. Orada hem “yönetim sorunu” hem de “vicdan iflası” vardır. Zihniyet sorunu vardır.
Bu ölümler artık bir düzenin sonucudur. Şiddeti normalleştiren, kadını koruyamayan, suçluyu cesaretlendiren, eğitimi çürüten bir düzenin sonucudur.
Bu kadar çocuk ölürken, bu kadar açık ihmal zinciri ortadayken Eğitim Bakanı Yusuf Tekin neden hâlâ o koltukta? Bu çocukların hayatından sorumlu değil mi? Sorumluluk almak sadece bir erdem değildir; bir zorunluluktur. Alınmıyorsa, o koltuk artık bir görev değil, bir suskunluk aracıdır.
Çocukların ölümü kader değilse, sorumluluktan kaçanların koltukta kalması da kader değildir.
CANAN TOLON’A ALKIŞLAR
“Yaşama hakkı olmayan çocuklar var günümüzde. Çocukluğu olmayan çocuklar var. Hayal gücünü yitirmiş çocuklar var”
Canan Tolon’un “Geçmişsiz Gelecek” kitabı bu cümlelerle başlar.
25. Vehbi Koç Odülü Canan Tolon’a muhteşem bir törenle verildi. Aynı zamanda Koç Toplulugu 100. yılını kutluyordu. Gecenin sunucusu Halit Ergenç’ti.
Açılış konuşmasında Ömer Koç’un su sözleri beni fethetti: “Kültür ve sanata katkıyı bir tercih değil, insanımıza ve Cumhuriyetimize bir borç ve vazgeçilmez bir mesuliyet olarak değerlendiriyoruz.”
Yönetmenliğini Selçuk Metin’in yaptığı Canan Tolon’la ilgili kısa film bence cok başarılıydı. Sanat ya da mimari akademik konuşmalar yerine, yakın dostların anlatımı ve tanıklığı çok değerliydi. Selçuk Metin’e de alkışlar!
Canan Tolon’un konuşması ise hepimizin yüreğine dokundu. Muhteşem bir sanatçının azmini, sınır ve engel tanımamasını, tüm engellere karşın düş gücünün önemini, sonsuzluğunu dile getiriyordu...
Onun sergilerinin (Nev Galeri, Maçka Sanat, Arter) izleyicisi ve o çarpıcı kitabı “Geçmişsiz Gelecek” kitabını okumuş biri olarak çocuk Canan Tolon’un çocuk felcine meydan okuyuşu, “kimsenin ona acımasına izin vermemesini”, mizaha sarılmasını, önyargıları görmezden gelişini yakından biliyordum. Törende bu saydıklarımı beyaz bir A-4 sayfasının sınırlarını göstererek anlatmaya çalışması muhteşemdi.
Nefes almaya zorlandığımız şu günlerde verdiği umut için Canan Tolon’a ve seçimi yapanlara, törene emeği geçenlere sonsuz teşekkürler. Canan’dan yıllar önce duyduğum bir tümce aklımdan hiç çıkmaz: “Hayatta en ağır olan şeyleri, bunca hafife almamız, bana en ağır gelen şey...”