Nihal Yalçın: Güvenirsem hiçbir şeyden çekinmem

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bu yıl En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Nihal Yalçın, hepinizin malumu, hiç de istemediği bir tartışmanın içine çekildi geçen hafta boyunca. “Zuhal” adlı filmdeki rolüyle festivalin en dikkat çekici performansını sunan Yalçın ile tören öncesi Antalya’da bir araya geldik ve Cumhuriyet Pazar için söyleştik.

18 Ekim 2021 Pazartesi, 20:42
Nihal Yalçın: Güvenirsem hiçbir şeyden çekinmem
Abone Ol google-news

Hafta boyu süren ve olmadık yerlere çekilen o tatsız tartışmayı ve Nihal yalçın’a sahnede yapılan terbiyesizliği hiç anmayalım mümkünse. 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Yarışması’ndsa yer alan 10 film içinde kadın yönetmen (Nazlı Elif Durlu) imzası taşıyan ve bence festivalin en güzel filmlerinden biri olan “Zuhal”in baş oyuncusu Nihal Yalçın öyle incelikli, öyle beklenmedik bir performans sundu ki, bazı yurtdışı festivallerinde olduğu gibi kadın erkek ayrımı olmaksızın tek bir oyuncuya ödül vermek gerekse rahatlıkla alırdı, almalıydı bence. Yine de onunla konuşmadan önce yarışmadaki tüm filmleri izledim ve onun kadar ağırlıklı bir role sahip ikinci bir kadın oyuncu olmayışına hem şaşırdım hem üzüldüm. Zaten Yalçın’ın ödül konuşmasında sarf ettiği “Güçlü rakiplerim yoktu anlaşılan” sözü de bu eksikliğe dikkat çeken bir cümleydi; kibir ve narsisizm (ki her oyuncu biraz narsisisttir) değildi sebebi. Uzatmayalım, Su Otel’in bahçesinde bir araya geldiğimiz Nihal Yalçın ile kahkahanın eksik olmadığı keyifli bir sohbete oturduk ve bakın neler konuştuk.

 - Nasıl başladı "Zuhal"? Zuhal ile ve yönetmen Nazlı Elif Durlu ile nasıl tanıştınız? Yoksa zaten tanıyor muydunuz?

Nazlı ile hiç tanışıklığımız yoktu önceden. Senaryo geldi bir şekilde benim önüme… Bayağı da oldu aslında, biz filmi çekmeye başlamadan bir yıl önce geldi senaryo, işte zaten filmi çektik üstüne neredeyse 2,5 sene geçti. O kadar uzun süre geçti ki, filmi yeni bir şey gibi seyrettim burada. Unuttum arada, oyuncu öyle bir şey ya, onlar devam ediyorlar yola ama ben ilk birkaç ay ne oldu acaba diye merak ettim, sonra unuttum. Senaryo bana geldiğinde İstanbullu Gelin’de oynuyordum, onun setindeydim ve sette okudum, hemen buluşmak istedim. Çok sevdim senaryoyu, buluştuk… Yani okudum, çok sevdim, tamam dedim, öyle tanıştık. Tabii sonraki süreçte çok buluştuk, yemek yedik, üzerine konuştuk, sonraki birkaç ay daha yoğun çalıştık. Nazlı ne yapmak istediğini anlattı, bol bol karakterden bahsettik. O süreçte pişti benim için. Hatta ben ilk izlediğimde de aynı şeyi söyledim, ben kendimden ilk kez bu kadar razı oldum bir şeyde. Çünkü benim de çok özgür hissettiğim ve denemekten kaçınmadığım bir sürü şey yaptığım bir işti. Oynarken de hissettiğim oydu, çok içindeydim işin, konsantrasyonum çok yüksekti Zuhal’e. Seyrettiğimde ‘Aferin kız, ne güzel oynamışsın’ diye hissettim. 

- “Zuhal” detaylarla çok zenginleşmiş bir film gibi geldi bana. Koridordaki dolaptan tutun da bahçedeki fıskiyeye kadar sayısız detay var ve bunlar oyuncu olarak size ne sağladı? Engel mi teşkil etti yoksa?

Hepsi aslında oyuna çok hizmet eden şeyler. Yatak odasından çıkıp koridoru geçmeyi zorlaştıran bir şey ya o mobilya, ve aslında oyuncunun önüne de kaza yapma şansı veren bir şey… (gülüyor) Yani çabalamama gerek kalmıyor, orada gerçekten çok ağır, oraya ait olmayan bir şey var ve ben oradan geçmek için duvara yapışmak zorundayım.

- Antalya’daki Ulusal Yarışma’da 10 film izledik ama içlerinde bir kadın karakterin merkezde olduğu tek bir film vardı: “Zuhal”. Neden böyle sizce?

Çünkü erkekler kadınları genel olarak başlarına gelen şeylerin müsebbibi olarak görüyorlar ya, o yüzden onlar, yani kadınlar hep arkada dolanıyorlar. Haliyle de, herhalde yönetmenlerin bu kadar erkek olması ve daha çok filmleri erkeklerin çekiyor olması belki genel alışkanlıktan, yani sadece film çekmek değil, bu ülkenin bütün alışkanlığından, daha kolay yapabilmeleri, belki kendilerinde daha hak görebilmeleri falan gibi geliyor bana. Erkekler anlatıyor… Kadınların anlattıkları hikayelerde de erkekler oluyor. Belki kadını kurban gibi görmekle ilgili olabilir diye düşünüyorum. Çok da düşünmek istemiyorum açıkçası, erkek yönetmenler, kadın yönetmenler; erkekler, kadınlar değil, yapabilme fırsatlarının daha çok olmasıyla ilgili olabilir. Film yapmak da öyle, başka bir sürü şey de öyle… Öteki değilse hikayedeki, kadın ya da erkek çok farketmiyor, pek kıymetli bulunmuyor gibi bir durum var.

EL ALEM NE DER?

 - Zaten Zuhal de filmde bir kurban gibi resmedilmemiş, hoşuma giden şeylerden biri de oydu benim.

O kendi fikrinin kurbanı, kendi alışkanlığının kurbanı… Kurban demeyelim de, çok kendine seçtiği kurallarla yaşamış ve bundan da hiç rahatsız olmamış, çok korunaklı bir alan yaratmış kendine, bir çok anlamda. Ben hep şeyi merak ediyorum mesela, o yaşta bir kadının gerçekten üniversiteyi bitirip, yükseğini yapıp, para kazanmaya başladıktan sonra öyle bir evi dayayıp döşemesi, giyinip kuşanması, kendi hayatını idame ettirmesi nasıl bu kadar mümkün ve kolay olabilir? Bunu Nazlı ile de konuştuk, acaba aile büyüklerinden mi kaldı, anne mi destek oldu o ev için falan… Zuhal aslında bir iş avukatı, politik olarak da çok temkinli bir yerde, yani herhangi başka bir avukatlık yapmıyor. O yüzden bence onun hedefi çok belli, iyi bir hayat geçirmek, olabildiğince az sürtünmek hayatın handikaplarına ve insanlara… Onu zaten apartmanda çok net görüyoruz. Ben Zuhal’e hep -malı -meli Zuhal diyorum. Bir kadın böyle olmalı, avukat bir kadın böyle giyinmeli, evi böyle olmalı, mesela orada hardal rengi kocaman bir koltuk var, bu kız burada ne kadar vakit geçiriyor ki bu kadar mobilya var? Ya da oradaki bir heykel, kütüphane, olmalı… Bir evde bir kütüphane olmalı, televizyon burada durmalı, yemek masası şurada olmalı. Sağlıklı yaşanmalı bilmem ne… Biz aslında birbirimizin hayatını buralardan da çok sabote ediyoruz ya… Bir evi döşerken, dışarı çıkarken, bir kadın böyle giyinmeli, muhakkak şu tarz bir ayakkabın olmalı gibi şeyler üzerinden bence kendini çok kurallarla boğmuş bir kadın. Sevgilisi de öyle… Nasıl bir sevgilisi olmalı? Muhakkak bir sevgilisi olmalı. Ama oraya da temas etmiyor. Gerçekten merak ediyorum, nasıl sevişiyorlar, bu adam o eve ne sıklıkta geliyor… Zuhal mesela orada da çok izole etmiş kendini, özellikle o sanal seks, telefonla seks sahnesinde… Aslında Zuhal neredeyse geldi gelecekken adamı arıyor… Ayıp olmasın diye mi arıyor acaba? İhtiyacı yok aslında orada sevgilisine, çünkü zaten o bir yere kadar getirmiş kendini, yani Zuhal dokunarak da kendi kendini tatmin edebilir… Zuhal için her şey biraz sanal ve olması gerektiği gibi. Çok çıkmıyor belki ama sulama cihazının ne zaman nereye döndüğünü bilerek de hesaplayıp oradan yürüyor ve kafası dalgınken ıslanıyor… Çok kontrol delisi bir kız ve bence artık oralardan rahatsızlanmaya başladığı noktada aslında duymaya başlıyor kediyi. Hayatında bir açık oluşmuş yani. Aslında uykuları daha önce kaçmış Zuhal’in ve kediyle biraz biraz uyanmaya başlıyor. 

- Filmde annenizi de Nur Sürer oynuyor. Nasıldı onunla anne-kız oynamak?

Nur ablayı çok severim ve bir oyuncu olarak da başka bir hayranlığım var, politik olarak duruşuna da ayrı bir hayranlığım… O mesela bana çok yardım etti, o mesafe konusunda… Aslında anne ve kızlar arasında mesafesiz bir mesafe vardır ya… Kaybetmekten korkmadan birbirine istediğin her şeyi yapabilirsin çünkü o ilişki bozulmaz. Kan bağı öyle bir şeydir ya… Orada işte saygının da saygısızlığında sınırları yoktur gibi geliyor. Anneyle ilişkiler de öyledir, anne hep oradadır. Bütün kadınlar adına konuşamam ama evet, kızların daha çok vakit geçirdikleri ebeveyn anne olduğu için anneye tavırları tam da aslında o çocuk olmak istedikleri yerden gibi geliyor bana. O kızgınlıkları da, o eleştirmeleri de… Bence birçok kadın, annesini çok net anlıyor, hak veriyor ama bazen hak vermemek belki de besliyor mu bizi, onu düşünüyorum… Ben de annemle çok didişirim, hâlâ… Yani annemden ne istediğimi bilmiyorum ve Zuhal’in de öyle bir durumu var. Bu kadar kendi hayatını kurmuş ve kurgulamış bir kadının hâlâ annesinin eve anahtarla girip, onun mutfağına ondan çok hakim olma hali aslında Zuhal’in neden böyle bir kız olduğunu da bize gösteren bir hal. Anne de zaten şöyle geliyor, ‘Kızım dikkat et komşularınla ilişkilerine’… Çünkü komşularla ilişiki şöyle olmalı. Tam da hepimizin sürekli bu ülkede yaşadığı şey, elalem ne der… Sen sonuçta bizim kızımızsın… Belli ki kadın da çok iyi tanıyor apartmanı, onun orada bir geçmişi olabilir, o yüzden bana hep babaanneden mi kaldı, anneanneden mi kaldı o ev, gibi bir his geliyor. ‘Bizim burada bir ağırlığımız var, bizi tanırlar, sen böyle davranmamalısın’… Çünkü apartmandan gidiyor ona telefon, nereden haberi olacak. ‘Sizin kız düştü, apartman boşluğuna’ diye… ‘Benim koca kız, okuttuk ettik, avukat oldu, apartman boşluğuna düştü’… Yani orada ‘Ah kızım ne oldu sana’ demek yerine gelip ‘Bir kurabiye yapayım da komşularına dağıt, milletle aranı düzelt’ var. Yani sen yoksun, etrafın var.

HİÇ EV ALMADIM

- Zuhal size yakın bir karakter mi peki, çok tanıdık geliyor sanki bazı şeyler, çok bilerek oynuyor gibisiniz…

Çok yakın. Birçok kadına çok yakın. Öyle yaşamasa bile çok bildiği bir yer, çünkü hepimiz yolda galiba tercihler yapıyoruz ve yaşam hakikaten sürekli olarak kendini dönüştürmeye çalıştığın bir yer ya… Bence özellikle kadınlar için daha da performansa dayalı bir hal alıyor. Ben hiç zorlanmadım. Tabii ki oyuncu hep önce kendinden yola çıkıyor. Ben burada ne yaparım diye soruyor oyuncu hep. Zorlandığımız yer de aslında, ‘ben böyle bir şey yapmam’ dediğin yer oluyor ya; ben artık oradan bakmıyorum. Yani bir durum var ve o durumda Zuhal nerede durur? Ama o durumun da oluşturulmuş olması gerekiyor, yazar ve yönetmen tarafından. O kadar tatlı durumların içine koyuyor ki seni, orada çok tercih yapma durumun da yok, o yüzden de ben de Zuhal’e yakın hissettiğim yer şuydu; bir 6-7 sene önce gerçekten evde otururken şöyle bir hal geldi: “Biz neden bu kadar eşyaya ihtiyaç duyuyoruz?” Ben acaba sadece bir bavulla üç ay gidip dünyanın başka bir yerinde kalsam, sonra gelsem  burada eşyalı bir ev tutsam, sonra tekrar gitsem… Benim bir eve ihtiyacım var mı? Ben hiç ev almadım mesela, hiç ihtiyaç duymadım, çünkü hem mülkle ilgili derdim hem de köklenmenin öyle bir şey olmaması… Niye bir eve ihtiyaç duyayım? Ya da hiç çocuk yapmak istemedim, bir mal varlığını bir şeye aktarmak durumunda da hissetmiyorum. Ama bir gün ‘Peki bu evi ne yapacağım, kapatacak mıyım, koltuk ne olacak?” Sonra ama o şeye dönüştü, “Ben neden bir koltukla bağ kuruyorum, neden yatakla bağ kuruyorum” deyip evi kapattım.

- Ciddi ciddi?

Evet. Sonra kendime eşyalı bir ev tuttum. Tabii o eşyalı evde ‘Bunlarla daha önce kim yattı, ne oldu’ filanlar başladı… Renkleri dert ettim falan, bu sefer daha büyük bir eve çıkıp daha çok eşya aldım yıllar sonra. (gülüyor). O anlamda Zuhal gibi işte… Yeni evimde bir şeyler alırken hep kendime şunu sordum: “Bu koltuğu niye istiyorsun? Gerçekten rahat edeceğin için mi, iyi hissedeceğin için mi yoksa evine gelen arkadaşların ‘Ya ne güzel döşemişsin evi, oo zevkli de kızsın’ diyecekler diye mi?” Kendime bir sene hep şunları sordum: “Sen kimsin Nihal? Nelerden hoşlanırsın? Çünkü seni beğenen, seven, yetenekli bulan bir sürü insan var ama, sen kendinle (çünkü çok sıkıldığım anlar oluyor kendimden)… sen bu kadar eğlenceli bir kadın değilsin, seni herkes eğlenceli buluyor, niye eğlenceli görünüyorsun insanlara” deyip, yine başkasının gözünden belki görünüyor ama içeriden bir yerden kendimi çok kurcaladığım bir döneme denk geldi “Zuhal”, o yüzden de onu çok anladığımı düşünüyorum.

- Kendini kurcalama meselesi oyunculukla alakalı bir şey mi?

O da var… Oyunculukla da ilgisi var çünkü dediğim gibi, oyuncu olmak için şunları yapmalısın… İyi bir oyuncu konservatuar okumalı, tiyatro yapmalı… Bütün bu ‘olmalıların’ üzerinden, öyle olmalı malı malılardan sonra, bir de şöyle oynamalı, mesela mış gibi oynadığım çok performansım olduğunu hissediyorum, yani kendim izlerken de, o yüzden çok razı olmadığım performanslar var… Burada tabii ki çok baskın yönetmenlerle çalışmış olmamın etkisi de var ama kendimi kurcalamaya başladığım hal belki ta o ilkokuldan itibaren gelen eğitim sistemi, bir de konservatuar çok baskın ve tek tipleştirici bir eğitim sistemi olduğu için ben hep oradan yırtmaya, daha gerçekçi, daha inandırıcı nasıl olunurdan, mesela yoga yapmaya başlamak, meditasyona başlamak, onlar zaten sen bir dön kendine bak, kendini dönüştürmek değil, olduğun halinle ne kadarsın ve olduğun halini reddetme üzerinden bir süredir çalışıyorum. O yüzden oyunculuğumun da çok değiştiğini düşünüyorum. Mesela artık oyunculuğu çok daha kolay ve eğlenceli bir hale getirdim kendim için. Filmde mesela doğaçlama yapmadık ama bizim 30 kez aldığımız sahneler oldu. Ben şöyleydim hep, ‘Nazlı bir daha alalım mı burayı?’… Çünkü o kadar keyif alıyordum ki oynamaktan. Ne yoruldum, ne mutsuzlaştım, hep bir şey daha denemek istediğim için tekrar ettik bir sürü sahneyi. Nazlı da çok açıktı. Bana çok alan açtı. 

ZEKİ DEMİRKUBUZ NE DEDİ?

- Nasıl bir yönetmen Nazlı Elif Durlu?

Ben iyi bir izleyici sayılırım, seyirci olarak bence eğer kadın yönetmen ve adam yönetmen diyeceksek biraz şöyle bir yerinden bakıyorum. Bunu bazı tiyatro oyunlarında da hissediyorum, çok yönetmenlerin sahneye çıktığı oyunlar seyrediyoruz, ya da sinemada, ben yönetmen seyretmekten çok rahatsız oluyorum. Bana ne yani, kendini yok edemeyen adamlar ve kadınlar gördüğümde o filmle bağ kuramıyorum. “Zuhal”in bence en büyük özelliği Nazlı’nın, yok etmek demeyeceğim ama böyle bir tül perdenin arkasından çok hafif kendini gösterdiği bir film olarak görüyorum “Zuhal”i. O yüzden de Nazlı’yı daha çok tanımak istiyorum hissi yaratabilir seyircide. Yönetmen kendini ortalara çok atıp her şeyin önüne geçmeye çalıştığında filmin büyüsünü bozuyor bence. Nazlı sette de öyleydi. Ya bir sinirlensene, bir şey yolunda gitmedi… ‘Hmm, yaparız ya’ filan, böyle… Abi ben Zeki Demirkubuz ile çalıştım, beni dövmen lazım falan diye… Yani oraya alışmam da biraz zaman aldı. Ama o çok görünüyor bence, benim performansımda da çok görünüyor… Çünkü mesela seyirci benden hep şey bekliyor biliyorum, ‘Ahh, burada bizi daha çok güldürebilirdi’ Ya zaten sana gülmek hissi geliyor, onunla baş başa kalsana, niye illa kahkaha atmak istiyorsun? Yani doymak istiyorlar. “Zuhal”in öyle bir güzelliği var bence, küçük küçük tadımlık şeyler verdik herkesin ağzına ama yine festival alışkanlığı herkes böyle sömürmek istiyor, çenesinden kan aksın istiyor, doymadık… Doydun aslında, bu başka bir yemek alışkanlığı… Sanki iyi bir restoranda tadım menüsü gibi… Yalnız çok yemediniz mi? Valla hiçbir şey anlamadık… (gülüyor) Her şey çok lezzetliydi ama acaba o etten biraz daha mı yeseydik falan gibi bir his. Ama hayır yani güzel bir yemek yedik, güzel bir şarap içtik ve tadı damağımızda kaldı… Bence herkes sonrasında bunu bir düşündü.  

- Oyunculukta risk almak mı yoksa güvenli bölgede kalmak mı tercihiniz?

Tabii ki risk almak… Ama güvenli bir yerden risk almak isterim. Şimdi durup durduk yerde de kendimi rezil etmeye gerek yok. (gülüyor) Çünkü şöyle; kesinlikle oyuncu yönetmen ilişkisi müthiş bir güven ilişkisi. Eğer ben güvenirsem hiçbir şeyden çekinmem. O demin dediğim zevk de öyle bir zevk ama çok kontrolcü ve çok garantici yönetmenler var. O gene bence bu toprağın alışkanlığı, yani kimse eleştirilmek istemiyor, kimse risk almak istemiyor. Herkes düzgün bir film yapmak istiyor, seyirci de düzgün bir film seyretmek istiyor. ‘En azından başı sonu olan, eli yüzü düzgün bir film izledik’ lafı bile bence çok ağır bir eleştiri. En azından… Hayır ya, bir şey deneyelim… Tabii ki hepimiz bir film izlesek ve bayılsak… Ama zaten yapılacak her şey yapıldı, söylenecek her şey söylendi bence. Yaşanacak her şey yaşanıyor zaten. Gerisi kuş kondurmaya kalıyor, gerisi yönetmenin kendini ortalara atmasına bakıyor. O yüzden riski şöyle alırım, almak isterim, orada da bence yönetmenlerin kafalarının değişmesi gerekiyor. Şeyden geldik en azından, anamı babamı oynatayım, köyden adamı alayım koyayım, ben zaten yürütüyorum onları.. Oyuncu fazla oynar, oyuncu teatraldir durumunu geçtik. Orada hata ve bence cehalet yönetmenin çünkü Türkiye’de yönetmenler oyuncuyu nasıl yöneteceklerini bilmiyorlar. Hala oyuncuya ton veren, ‘buradan gel, dön, böyle bak’ diyen… Hepsi öyle çalışıyor. Bence yönetmenlerin oyunculuk tekniği bilmesi gerekiyor… Bir de mesela yönetmen de cast yaparken işini kolaylaştırır diye ‘Nihal bunu oynar’ diyor, beni çağırıyor, benden zaten başka bir şey beklemiyor. Ama yönetmen bir oyuncudan onun bile bilmediği bir şey çıkarmalı; bunun büyüsü de o, benim işime hayran olmamın nedeni de o, yapma motivasyonum da o. O kadar çok senaryo okuyorum ki, diyorum ki, ben bunu oynasam ne olacak ki? Ben yaptım bunları. Gel bir köylü kadın oyna… Yaparım yani, şive de yaparım, ağlarım, acı da çekerim ama beni orada hâlâ gıdıklayan hiçbir şey yok. Beni zorlayın… O da yönetmenin işi. ‘Nihal’den bugüne kadar Nihal’in bile bilmediği bir şey çıkarabilir miyim?’ Ama orada dert sadece hikayeyi anlatmaya kaldığında kimse oyuncuyla uğraşmıyor, oyuncu genel olarak biraz kostüm muamelesi görüyor. Zeki bana öyle diyordu, ‘Bu masadan farkın yok!’… Sana göre yok, okey yani, yapacak bir şey yok. Benim o masadan farkım yoksa masayı oynat. 

NİHAL YALÇIN NE YAPMIŞ Kİ?

- Burada yarışan kısa filminiz “Stiletto”dan bahsedelim biraz da. Bambaşka bir rol ama filmde karakter tahmin edilen bir tepkiyle başlayıp çok beklenmedik bir yere evriliyor. Neler söyleyeceksiniz “Stiletto” için?

Can (Merdan Doğan) benim çok eski arkadaşım. Bana bir gece ‘ben bir kısa film yazdım, çekeceğim, bakar mısın?’ dedi. ‘Tabii ki bakarım, ne istiyorsun, filmi yorumlamam mı, yoksa oynamamı mı?’ dedim. O da ‘Oynar mısın?’ dedi, ‘Can, çok aferdersin, bok göndersen oynayacağım. Arkadaşımsın, ben sana her türlü desteği veririm’ dedim ama bir yandan da korktum. Fakat okudum ve Can’a dedim ki ‘Can, bu çok tatlı bir iş, sen bir yolunu belirle, ne olacak ona bakalım’. Evet beni zorlayacak bir rol değildi, hep oynadığım şey ama orada da yine oyuncu olarak bakışı değişmiş bir Nihal seti anlatabilirim. Can bir kere çok güzel bir set kurdu, çok profesyonel bir set kurdu. Bütün teknik ekibinden sete gelen yemeğe, ulaşıma kadar… Ben hayatımda ilk kez bir kısa filmden para aldım.. Saçmalama, daha neler diyerek.. Diğer uzun filmlerden var almışlığım bir miktar… Orada da şeyi sordum Can’a: ‘Neden profesyonel oyuncularla çalışmak istiyorsun?’ Çünkü bu çok büyük bir handikap, ben seni sette rezil de ederim vezir de. Sen benden doğru oyunu almayı beceremezsen tek bir bakışım ya da bir cümlemle setteki bütün iktidarını sarsabilirim, buna hazır mısın? dedim O da ‘Nasıl yani, ne yapacaksın ki?’ dedi, valla bakalım görelim dedim, neler oluyor. Yani sen beni yönetemezsen beni mutsuz edersin, çünkü ben gelirim oraya, cebimde bir şey var, oynarım, gerçekten çabalamama gerek yok, sen ne yapacaksın asıl? Yönetmen bir atmosfer kurar, seni onun içine atar, ama gene bence dönüşmüş olan Nihal, orada da deneyelim Can dedim. Denemekten ve tekrar tekrar oynamaktan hiç bıkmamak ve keyif almak gerçekten bence bir oyuncunun bıkmadan işini yapmasının tek nedeni. Ben çünkü işin şurasında değilim, vaov bu rol bana şu ödülü getirir… Yani ee? Ben mesela filmden çıktım, “Zuhal”den, şöyle oldum, ‘Haa, bana buradan ödül gelmez.’ Çünkü bu ne yazık ki festival jürisinin de seyircisinin de izlemeye alışkın olmadıkları bir rol. Şunu bile diyebilirler, ‘Yani ne yapmışlar ki? Nihal Yalçın ne yapmış ki?’ Çıkan eleştirilerden o yüzden çok mutlu oldum, dururken bile oynamış dediklerinde. Gerçekten benim hiç boş anım yok oyuncu olarak. Ne oynarken, ne de izlediğim yerde. Böyle balon gibi Zuhal, içi dolu, her bir yeri dolu, o yüzden o kadar iknayım ki buna, ödül bilmem ne değil, o gelen bütün yorumların… Yaptığın şeyin anlaşılmış olması o kadar kıymetli bir şey ki… Tek ihtiyacım çalışmak şu anda. Yeni bir şey oynamak istiyorum, çünkü oynarken varsın, yoksa ee? Ne yapacağım, evde mi oynayayım? 

- Oyunculuk fikri hayatınızda ne zaman olgunlaştı, kesin oyun olacağım cümlesini ilk ne zaman kurdunuz, hatırlıyor musunuz?

Ben kendimi bildim bileli oynayan bir tipim. Hep çok taklit yapan, eğlenen falan bir çocuktum. Ama oyuncu olmak nasıl bir şey ben hiç bilmiyorum, gayet hani alt sınıf bir aileden, alt sınıf bir mahalleden gelip oyunculuk nedir bilmiyordum. İlk babam dedi mesela ‘Benim kızım oyuncu olacak’ diye… Herkese söylüyordu bunu. Oyunculuk ne demek diye kafam hiç basmıyordu çocukken. Ama oynamayı çok seviyordum, okulun bütün tiyatro gösterilerini ben yaparım, 23 Nisan koreografilerini ben yaptırırım filan… Ben hukuk okumak istiyordum ya da psikoloji, her oyuncunun olduğu gibi. Ama mesela annem beni haberim bile olmadan belediyenin tiyatro kursuna yazdırıyor… Ya ne işim var benim orada diyorum, ‘O çok yetenekli bir kız geldi’ diyorlar, çünkü annem önden beni övmüş övmüş… Ben gitmeden her yerde bizim kız geldi diye mesele oluyor… Sonra lisede Kartal’daki Kartal Sanat İşliği’nde tiyatro yapmaya başladım, bir sene falan takıldım. Orası tabii çok tiyatro gibi değildi, daha böyle skeç işleri yapardı Nihat abi. Ama yani ben oyuncu olacağım aşkım hiç yoktu. Ben hukukçu olacağım derdim daha çok.

BAŞVURU PARAM BİLE YOKTU

- Neden hukuk?

Gene çok iyi konuşabileceğimi düşünüyordum yani. Yırtarım, alırım filan gibi. Bizim Kartal’da herkes deniyordu konservatuara girmeyi ve olmuyordu… Şöyle bir muhabbet dönüyordu, ‘Torpilsiz almıyorlar, giremezsiniz’… Allah Allah dedim ve ilk sene girmedim sınava, liseyi bitirdikten sonra da çalışmak zorundaydım, işe girdim. ÖSS’ye de girmedim, başvuru param bile yoktu. Böyle gittim çalıştım ettim, konservatuara girebilecek parayı topladım, yani kayıt ücretini, eğer kazanırsam harç parasını falan denkleştirdim Sonra girdim, kazandım. Aa torpil yokmuş dedim. İyi ki denemişim. Sonra konservatuarda da çok anlamadım oyunculuğu, çünkü Yıldız Kenter, hiç bilmediğim bir aura, bir atmosfer… Ben gerçekten yolda öğrendim oyunculuğun ne demek olduğunu.

- Galiba oyunculukta öğrenme bitmiyor hiç…   

Yok, hiç… Hayatta da bitmiyor ki… 20 yaşında okula giriyorsun, ben geç girdim bir de, bazıları daha bile erken giriyor, büyük büyük laflar ediyorlar, hissetmek, oynamak… Diyor ki işte, sen inanırsan seyirci inanır, inandırıcı ol istersen amuda kalk falan… Sonra gerçekten bir oyun yapıp burada amuda da kalksan seyirci inanır durumunu tecrübe ettiğinde ne demek istediklerini anlıyorsun, çok uzun zaman geçmiş oluyor ama. Zaten bir oyuncunun aklı başında, ne yaptığını bilerek oynaması bence biraz zaman alıyor. Benim yeni yeni mesela…

SIRADA MAKYAJ REKLAMI

- Çok beğendiğiniz, keşke onun oynadığı rolü oynasaydım dediğiniz oyuncular var mı?

Ne yazık ki en favori yönetmenim, oyuncum, filmim gibi şeylerim yok. Seyredip de performanslarını çok beğendiğim insanlar oluyor tabii, ama keşke ben oynasaydım dediğim bir şey yok, oynanmış oluyor çünkü. Ama mesela Cate Blanchett’a çok bayılıyorum. Umarım tıpkı ona olduğu gibi bana da iyi bir firmanın parfüm reklamı, fondöten reklamı gelir diye düşünüyorum. (gülüyor) Tek hayalim o. Çünkü ben televizyonda da sinemada da işini yapabilen şanslı azınlıktanım, bu büyük bir lüks bence. Nazlı’nın Zuhal’i bana vermesi bile kendimi şanslı hissettiren bir şey. Kendimi beğenmediğim, küçümsediğimden değil… Ben kendimi çok beğeniyorum, çok hoş bir kadın olduğumu düşünüyorum, fena da değilim, yetenekli bir kadınım ama kime ne filan durumundayım. Standardın dışında bir algısı olan yüzüm, gözüm var, bazen çok çirkinim, hatta insanların böyle ‘Allah Allah hoş görünüyor ya’ dedikleri bir tipim. Aslında ben tam bir Türkiyeliyim, o yüzden mesela hep konuşuyoruz Flormar mı yoksa daha başka bir marka mı, çok isterim bir makyaj reklamında oynamak… (gülüyor) Cate Blanchett’in beni tek etkileyen yanı o dermişim… Orada öyle o, bir şey yapıyorlar sonra bir bakıyorsun bir markanın yüzü olmuşlar… Bizde marka da yok… Ben neyin yüzü olacağım? Flormar’a buradan açık çağrı…