Cumhuriyet Genç Yazın

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

30 Mart 2021 Salı, 04:00
Cumhuriyet Genç Yazın
Abone Ol google-news

YURTDIŞI: HAYAL Mİ, KAÇIŞ MI

Ahmet Deniz DÜNDAR

Çukurova Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü 

Z kuşağı olarak ülkemizde yaşanan gelişmeler ışığında geleceğe karamsar bakma eğilimindeyiz. Açık konuşmak gerekirse karamsarız da.

Artan ve durmak bilmeyen döviz kuru, hükümetin sırtımıza yük olarak sunduğu gereğinden fazla vergiler, mezun olduktan sonra faiziyle geri istenilen krediler...

Bütün bunlar oldukça korkutucu ve yorucu. Hatta üzücü. Haliyle çoğumuz yurtdışına çıkma hayalleri kuruyoruz. Ama hep bir soruda takılıyoruz: Bu bir hayal mi, yoksa “kaçış” mı?

Yurtdışı konusunda en popüler ülkelerden Almanya örneğini vermek istiyorum. Almanya siyasal bütünlüğünü geç bir zamanda tamamlamış ve çok geçmeden kendini bir dünya savaşı içerisinde bulmuş bir ülke. Sonuçta bu savaşı kaybeden Almanya’da imparatorluk dağılıyor, yerini 20. yüzyıldaki çoğu ülke gibi Cumhuriyete bırakıyordu. Savaşın ve imzaladıkları Versay Antlaşması’nın verdiği zarardan ötürü Weimarr olarak da bilinen Alman Cumhuriyeti, oldukça büyük ekonomik krizden geçiyordu.

SANCILI GEÇEN UZUN YILLAR

Şöyle ki bir kış günü üşüdünüz. Sobayı yakmak için Alman Markı kullanıyorsunuz. Şaşırtıcı ama gerçek çünkü bir torba oduna verilen parayı yakmak, ısınmak için çok daha akla uygun bir durumdaydı. İşin sonunda Hitler adında bir diktatör geldi. Ülke önceki döneme göre daha iyi bir konuma gidiyor izlenimi veriyordu, ancak durum öyle değildi. Hitler’in aldığı her siyasal karar, Almanya’yı kanlı bir savaşa götürürken milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı. Şimdilerde gıptayla baktığımız Almanya, ağır süreçten geçerek bugünkü gibi büyük bir devlet haline geldi.

Japonya da bir başka örnek. İki atom bombasıyla vurulan Japonya, süreçten sonra birlik ve beraberlikle daha da yükselerek dünya sahnesinde bugün önemli bir yer edindi.

Her iki ülke de sancılı geçen uzun yılların ardından ayağa kalkabildiler. Kısacası Türkiye için de hiçbir şey geç değil. Bizimle benzer süreçleri yaşayan hatta daha kötüsünü gören ülkeler bugün ayakları sağlam yere basabiliyorken Türkiye neden olmasın?

Türkiye’nin de güçlenmesindeki en büyük anahtar Z kuşağı. Ülkemizdeki yanlış uygulamalara, liyakatsiz politikacılara ve sürekli müdahale güdüsüyle hareket eden emperyalist güçlere karşı ancak omuz omuza mücadele ederek karşı gelebilir ve ülkemize mutlu ve umutlu günleri tekrar kazandırabiliriz.

KURULUŞ AYARLARI...

Hayatımızın her anında önceliklerin değişebilmesi gibi durum var. Yıllar sonra evlat sahibi olduktan sonra önceliğimiz neslimizin daha iyi şartlarda yetişmesiyse onlar için kaçmamalı, mücadele vermeliyiz. Ülkemizin kuruluş ayarlarına, en hakiki mürşitin ilim ve fen olduğu o ayarlara dönmemizin umudu bizleriz ancak unutmamamız gereken önemli bir ayrıntı var:

Günümüzde üretici olmak 100 yıl önceki gibi önemli ancak bulunduğumuz dijital çağda sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel anlamda da üretici olmamız gerekiyor.

Ülkemizin beyin göçüne değil, sanayide, yazılımda ve endüstride yeni fikirler üretecek ve gerektiğinde uygulamaya geçirecek gençlere ihtiyacı var.

Örneğin, bugün Çin fiziksel anlamda en üretici ülke. Bir milyarı aşkın nüfusu var, ancak Çin’in ünlü bir teknoloji şirketi bugün telefon üretimini durdurmanın eşiğinde. Çünkü zihinsel üretimde Çin’den daha iyi olan ve bunu toplumundan ziyade beyin göçüyle diğer ülkelerden elde eden ABD, birçok ürünün fikri mülkiyetini elinde bulunduruyor. Yani ABD izin vermediğinden ötürü bu şirket bırakın telefon üretmeyi, kendi markası altında çıkardığı işlemciyi dahi yetiştiremez hale geldi. Kullandığımız cep telefonundan, bilgisayarlara kadar dijital her ürünün neredeyse her parçasının fikri mülkiyet değeri var ve bu çoğunlukla ABD’ye gidiyor. Peki, bizler de yeni fikirler üretsek ve değerler ülkemize gelse daha iyi olmaz mı?

Şafağa ulaşmamız gerekiyorsa ve şafak bize gelmiyorsa; yol ne kadar çetin de olsa bizim şafağa ulaşmamız gerekiyor. Bir ışık, bulutun bir parçasını dağıtırken ışıklardan oluşan ve ufuktan doğan “Güneş” bütün bulutları dağıtıp şafağa ulaşmamıza yardım edebilir.

Unutmayalım gecenin en karanlık anı şafak sökmeden önceki andır.

1919’da olduğu gibi hep beraber yürüyelim...

BİLİM VE UYGARLIK İLİŞKİSİ

Arda KUKUL

St. Petersburg Ulusal Araştırma Üniversitesi 

Toplumları aydınlanma yolunda ilerleten başlıca unsur, bilimdir. Bilime gereken önemi vermeyen; çalışan, düşünen ve üreten insanlarına hak ettikleri değeri göstermeyen; ve bilgisizliğin çok büyük bir sorun olduğunu kavrayamayan toplumlar, gelişme ve ilerleme yolunun önünü kesen uçuruma doğru sağlam adımlarla ilerlemektedir. Tarih boyunca bu özelliklere sahip olan toplumların, bilime önem veren ve bilimsel üretim yapan toplumlar tarafından etki altında tutulduğu, stratejik çıkarları uğruna kullanıldığı ve yönlendirildiği görülmüştür. Toplumlar, eğer siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel alanlarda bağımsızlıklarını korumak ve uluslararası alanda özgür hareket yetisine sahip olmak istiyorlarsa kullanacakları yegâne araç, bilimdir. 

Bilimi yol gösterici olarak kabul etmek isteyen bir toplumun yüzleşmesinin kaçınılmaz olduğu başlıca sorun, bilimsel bağlamda “üretim-tüketim” çizgisinin hangi noktasında bulunulması gerektiğinin anlaşılmasıdır. Bilimin açtığı yolda ilerlemeye hevesli olan bir toplumun yalnızca tüketici olarak kalması, yurtdışından alınan teknolojileri kısa sürede benimseyip sadece kullanmakla yetinmesi, sahip olduğu üniversitelerin bilimsel araştırmaya önem vermemesi ve o toplumdaki yaratıcı, sorgulayıcı, eleştirel aklın hayatın her alanında önemini kaybetmesi çağın gerekliliklerine uyan gelişmeler değildir. Bu toplumlar “bilim toplumu” olarak değerlendirilemez. 

AYDINLANMA YOLU

“Bilim toplumu” olabilmenin tek yolu, bilimsel ve teknolojik üretim yapmaktır. Bu üretimin yapılabilmesi ise toplumdaki bireylerin yaratıcılıklarını kaybetmeden bilim, sanat ve felsefe üçgeninden beslenen bir eğitim alabilmesine dayanmaktadır. Böyle kapsamlı bir eğitim alma imkânına sahip olan nesiller, ilerleyen yıllarda “hazırcı” zihniyetten kurtularak üreticiliğin hem önemine hem de insana verdiği keyfe vâkıf olurlar. Bu noktada vurgulanması gereken konu, tarih boyunca bilim üreten toplumların her zaman için “uygar” sayılamayacak olmasıdır. Bir yandan bilimsel üretim yapan, öte yandan ise ürettiği bilim sayesinde sahip olduğu teknolojiyi kendi sınırları dışındaki toprakları kontrol etmek ve orada bulunan kaynakları sömürmek için kullanan, bu faaliyetlerini de kontrol altına alınan toplumları siyasi, kültürel ve ekonomik alanda kendi seviyelerine çıkarmaya çalıştıkları bahanesiyle sürdüren devletlerin tarihsel açıdan “medeni” ve “uygar” kabul edilmeleri, şüphesiz ki akıl ve mantık süzgecinden geçemez. 

Bilimin aydınlığını benimseyip onun gücüne inanan toplumların ahlak ve erdem kapsamındaki tutumlarına dikkat etmeleri gerekir. Bilimin insanlığa verdiği gücü yıkıcı faaliyetler için kullanan toplumlar, insanlığın geleceğini belirleyecek olan “uygarlık” anlayışının içerisinde kendilerine yer edinemeyeceklerdir. Uygarlığın en temel göstergesi, bir toplumun her açıdan bağımsızlığını korurken diğer toplumlara ve o toplumların benimsemiş olduğu sosyal, kültürel ve ekonomik değerlere saygı gösterebilmesidir.

Aydınlanma yolunda bilimin yaktığı, insanlık tarihi boyunca sönmemiş olan ateşi yol gösterici olarak kabul edebilen ve sahip olduğu bilgi birikimini diğer toplumları kontrol altına almaktansa insanlığı ilerletmek için kullanmaya istekli olan toplumlar, insanlığın evrenin karanlıklarında yol alacağı gelecekte “uygarlık” bayrağını taşıyan öncüler olacaklardır. O karanlıklar, kuşku yoktur ki o öncülerin taşıdığı ve kaynağını bilimden alan meşalelerle aydınlanacaktır. 

GÜNAYDIN

Abdullah KAYA

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi

Saatim 05.32’yi gösteriyor. Fonda Wagner, Der Ring Des Nibelungen. Başımı klavyeden kaldırıp odamın camına yöneliyor gözlerim. Dördüncü kattan, tüm sokağı ufkuma alıyorum. Bayram namazında saflara sıkışmış, uykulu, şaftı kayık erkekleri andıran Üsküdar apartmanları. Bana fısıldıyorlar. Sanki gayet iyi bildiğim oyunun sonunu unuttuğum için sitem ediyorlar. Gecenin karanlığı iktidar sarhoşu. Saatlerin muktediri, mukadderata boyun eğecek. Aydınlık yakın hem de çok yakın. Avangard güneş ışınları henüz tecavüze koyulmadılar. Karanlık; erkeğinin üzerine gelmiş, hırçın dişi bir sırtlanı andırırcasına uzanıyor, insanlığın üzerinde. Günlük periyotta sahnedeki rolün süresi kısıtlı. Elbet, mütecaviz dişi sırtlanların da bir Azrail’i var, olmalı. Nerede beklenen gün ışıkları? Daha ne kadar bekleyecekler yeryüzüne inmek için?

KARANLIĞIN VADESİ DOLUYOR

Ezan okunuyor. Serzenişim hissedilmiş olmalı. Müezzin hatırlatıyor, günün aydınlanmasına daha var. Müminler vahiy olunduğu üzere, gün ışığı yeryüzüne inmeden, secdeye varmalılar. Gecenin tutsağı olan ben, sabırsızlıkla beklerken sabahı... Henüz vakit olmasına karşın gün doğumuna, ferahlıyorum. Karanlığın vadesi doluyor, bu bana hatırlatılıyor. Arkama yaslanıyorum. Kendimi Brueghel’in bir tablosunda gibi hissediyorum. Yahut distopik bir romandan alıntıyla, dikine inşa edilmiş insan kümeslerinden birindeyim. Yan kümeste ne oluyor? Tablonun hangi köşesinde, hangi figür ne yapıyor. Paragrafın hangisinde çubuklar rahmaniliğe bükülüyor? Bilmiyorum. Şairin dediği gibi: 

Yazgı desem, kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma.*

Rahibenin eteği kalktı, ikinci perde başlıyor. İlk ışıkları vurdu günün. Karanlık inliyor fakat işitilmiyor ezilen kalplerin kulaklarında. Vicdanlardaki yerlerini kaybetti sırtlanlar. Akbabaları oldu onların insanlar. Günlerce sulanmamış bir saksı toprağının, suyla buluşması gibi. Yahut bir bakirenin ilk kez ıslanması gibi. Bu oyunu her izleyişimde ikinci perdeden duyduğum hazzı tarif edemiyorum.

İmamın selam verip son rekatı da bitirmesiyle, Üsküdar apartmanları gevşedi. Uykulu duvarlar bir bir ayılıyor. Namaz safında hiçleşen kullar, gömleklerini, sıfatlarını kuşanmaya başladı. Ayrıştılar; korkulukları krom kaplama apartmanlarla, ahşap çerçeveli olanlar. Gün onların üzerine doğdu. Karanlığın esir aldığı tebaa, özgür yurttaşlar ilan edildi. Ne varsa üzerlerinde sıfat, hepsini güneşe borçludurlar. Kızıl serinlik kovalıyor sokaklarımızdan kara gömleklileri. Hissediyorum. Sabah oluyor. Anın devrimci sloganı: Günaydın!

Martılar bas bas bağırarak uçuşuyorlar. Müjdeliyorlar, sokaklarımızda motorlu kuryelerin kasklarıyla dolaşacak olan hürriyeti. Hep bir ağızdan söyledikleri: Zafer marşı olsa gerekti. Sabah oldu, karanlık defedildi. Geceden geriye, hırpalanmış fahişeler, biz kaldık. Geride bırakıp, rahimlerimize diri diri gömdüklerimizi, kusmak için devri sabıkların üstüne...

Peçelerinden soyunan kadınlar gibi apartmanlar ayırt edilebilir hale geldi. Kişilik kazandılar sanki. Bana da kazandırmak istedikleri, bir bilinçti belki. Yahut yalnızca bir hatırlatma gereksinimiydi onlarınki. Evet, evet yalnızca bir hatırlatma. Oyunun bittiğini değil elbette. Zira bu oyun tam olarak ne zaman başladı ve ne zaman bitecek tarih boyunca kimse çözemedi. Çözdüğünü iddia eden olduysa da herkesi ikna edemedi. Hoş, herkesin ikna olmaması da oyuna dahildi. Hasılı, temsil elbette devam ediyordu, biten yalnızca perdeydi. Hem de her gün durmadan tekerrür eden perde. Gün doğuyor ve batıyor. Ne karanlık ne aydınlık baki kalıyor. Aykırı olan ben, üzerimize çöken gecelere karşı umut doluyorum. Nasıl olsa, güneş battığı gibi doğmasını biliyor. Bilmese de doğuyor...

* Amentu şiiri, İsmet Özel

MÜKEMMEL SIRADANLIK  

Altuğ DEMİRCAN

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Mükemmel sıradanlığım olur musun? 

Beraber bir pazar sabahı kahvaltısı yapsak mesela  

(Bilirim sen çok seversin kahvaltıları) 

Soğuk bir kış günü aynı yorganın altına gireriz belki de sonra  

Beraber el ele dolaşırız şehrinin sokaklarında 

Zaman zaman saçma sebepler için kavga ederiz  

sadece barışabilmek için 

“Evde ekmek var mı” sorusunu sana sorabilmek ne de güzel olurdu kim bilir?  

Yani demem o ki sıradanlığın günah sayıldığı bu yeni dünyada  

mükemmel sıradanlığım olur musun? 

KARGA

Yusuf BOZDAĞ

Haliç Üniversitesi Tıp Fakültesi

senin şükürlerini, dualarını duymak,

dinlediğin notaları kulağınla dinlemek,

hissettiklerini ruhunla hissetmek,

senin içinden görmek geceyi,

isterim ben bir karga gibi.


akıp da taşarmış su ilgilenmezsen.

bolluk içinde değil, yokluk içinde sevmek,

yağmurun altına tuz serpmek istemek,

senin içinden görmek geceyi,

isterim ben bir karga gibi.


şükürler olsun senin bana verdiklerine,

birkaç sözcükten ibaret satırların

müteessir ettiği bu beyazlığı doğuran çocuk,

şimdi de güneşi çizsin senin için, kavrularak. yine de

senin içinden görmek geceyi,

isterim ben bir karga gibi.


sen çok çoğal ama meryem ol,

arı ol, arım gibi narin balınla,

dudağımın kenarlarından ak,

seni sıkıca yakaladım, o bolluğunu,

akıp da gidemezsin bir yerlere.

senin içinden görmek geceyi,

isterim ben bir karga gibi.


tanrı yaratmamış seni, mutlak güzelsin,

iniltiyle kaçarım varlığından, bolluğundan,

çok şey söylememi bekleme benden,

ben susmasını severim, harfleri severim,

harflerim seni görmek için can atıyor,

onlara yüzünü göster çok umutlu kadın,


beni içine al, göster artık geceni.

karga geceyi serbest bırakalım,

üreyelim birlikte,

güneşi doğuralım.