Dalgasını arayan ressam

Yusuf Katipoğlu, bin biçime bürünen dalgalarıyla Harmony Sanat Galerisi'nde.

16 Şubat 2013 Cumartesi, 13:44
Abone Ol google-news

Ressam Yusuf Katipoğlu’nu bir tür “resmin halk ozanı” gibi düşünüyorum. Harmony’deki son sergisine koyduğu ad da benim bu düşüncemi doğruluyor sanki: “Dalgaların Bahçesi”. Doğru bir ad aslında. Çünkü tüm resimler; deniz, Trabzon, tekneler, hatta insanlar ve kuşlar bile dalgadan. Yine de anlamazdan gelip “Dalgaların Bahçesi ne demek?” diye sordum ilk.

“Dalgalarla uğraşırken, kendi dalgamı, yaşadıklarımın ritmini arıyorum. Molla Cami’nin bir dörtlüğüne raslamıştım. “Ne artan ne eksilen bir deniz vardır / Orada sadece dalgalar vardır / Dalgalar bir gelir bir giderler / Ve her şey dalgaların suretinden ibarettir” diyor. Yani “o dalgaların kabarcıklarında her şeyi görebilirsin”. Bu dörtlük beni çok etkiledi. Dalgalarla uğraşmamda yüreklendirdi.”

“Ama” dedim “her resim sanki dalganın bir başka biçimi. Örneğin ‘Yazık’ adlı kuş resmi. Bir teknenin dönüşümü sanki…”

“Doğru. Dalgalardan çıkan bir başka suret. Ben hep o dalgaların kıvrımlarıyla uğraşıyorum. Ama üslupçuluğa karşıyım. Bir üsluba hapsolmak istemiyorum, Bunun için çırpınmamın sonucu olabilir o resimler. İlle dalga olsun diye resim yapmıyorum. Değişik biçimler arıyorum.”

Sergide bir de insan başı var. Dikkatli bakınca “Fazıl Say”a benziyor. Adı “Piyanist”.  “Bu resmin öyküsünü anlatsana” dedim.

“Resmi denize açılmak gibi görüyorum. Bir amacım olmadan başlıyorum, denize atlar gibi. Kendi tatlarımı, sevdiklerimi arıyorum. Denizde o palmiyeli adayı arar gibi. O resim yaptıkça sevdiğim bir piyaniste benzemeye başladı, onun kafasından çıkan sesleri görür gibi oldum. Bir iki fırça darbesiyle benzerliği tamamladım. Sanki biri bana o resmi yaptırıyordu.”

Sergideki kimi resimlerde dalgaların kıvrımları eski yazı biçimlerini, tuğraları andırıyor. Bunu belirtip “Eski hat ve kitap süsleme sanatlarıyla, daha genel bir deyişle gelenekle bir bağ mı bu?” diye sordum.

“Hattatları seviyorum. Bizim ressamlarımızdır onlar. ‘Bir hat yazdım duvara, kala benden yadigar / Gün gele ne ben kala ne hat kala ne duvar’ demiş zamanında bir usta. Çağdaş bir söz bu. Kalsa da, kalmasa da inandığını, sevdiğini çiziyor, dünyaya kazık çakma gibi bir derdi yok. Benim de yok. Kalırsa kalır, kalmazsa kalmaz. Zamana bırakmak gerek. Hatlara, tuğralara çok bakarım. Bakmasam da fark etmez, genlerimde var bu kıvrımlar, büklümler benim. Sadece resmimi değil, yememi içmemi de etkiliyor. Yaşama biçimimi, yaşama bakışımı da.”

“Şu büyük resmin altındaki Trabzon, Matrakçı Nasuh’u anımsattı bana. Ne dersin?”

“Matrakçı Nasuh Sinan kadar önemlidir. Doğru yolu arayan bir keşif koludur o. Önden gider, keşfeder, ordu arkadan gelir. Çok severim. Çizdiklerinde resimsel değer çoktur. Bir ressamın endişesiyle çizer, istifler, dizer resmin öğelerini. Minyatürcüden farkı yoktur.”

“Son sorum şu: Yusuf Katipoğlu resimde ne yapmak istiyor ya da niçin resim yapıyor?

“Dürüstçe kendimle hesaplaşmamdır resim. Bir umudu birileriyle paylaşabilmektir.  Mağara insanının duvara elini çizmesinden farkı yok resim yapmamın. Ben de ‘ben varım, yaşadım’ diyorum.

(Sergi 27 Şubat’a kadar Harmony Sanat Galerisi’nde. 0 216 553 89 22)