Kültür emperyalizmi varken nükleer bombaya gerek yok!

‘BlacKkKlansman’ ile Altın Palmiye yarışındaki Spike Lee, "Kültür emperyalizmi varken nükleer bombaya gerek yok!" dedi.

18 Mayıs 2018 Cuma, 19:25
Abone Ol google-news
Spike Lee'ye bu akşam Cannes'dan büyük ödül çıkar mı bilinmez ama Altın Palmiye için yarıştığı “BlacKkKlansman” ile ortalığı yeterince sarstığı için keyfi epey yerinde, “Bak ana haber bültenlerine çıkıyoruz, daha ne olsun!” diyor! Film, kulağa şaka gibi gelen gerçek bir olayı yani telefon görüşmeleriyle ırkçı Klu Klux Klan örgütüne sızan siyahi polis Ron Stallworth’ü (John David Washington) anlatıyor. Stallworth’ün örgüte gösterdiği yüzü ise Flip Zimmerman (Adam Driver) adlı yahudi başka bir polis olunca enrika yumağı güzelce düğümleniyor. 70'ler döneminde yaşanan bu olayları 'kara mizah'la günümüze bağladığı mevzusuna gelince sohbet gürültülü kahkahalarla ilerliyor, Trump'ın ırkçı yaklaşımına beddualarını sıralıyor. Gelgelim filmin Cannes'daki galası öncesi yaşanan Filistin trajedisi ve ABD'nin dış politikalarını kınamakla yetiniyor. Yakında Türkiye'de de gösterime girecek film vesilesiyle gündemi konuştuk, sohbetin gerisi ise vizyonda.
 
- 1970'lerin sonunda geçmesine rağmen dönem filmi olmakla yetinmiyor, günümüzdeki Trump iktidarına eleştiri getiriyorsunuz. Günümüzde yükselen sağdan ne kadar endişelisiniz?
 
Çok endişeliyim çünkü bu topraklarda ırkçılık hep vardı ama şimdi söylemenin sakıncası yokmuş gibi kabul ediliyor, işte bu çok tehlikeli! İyi biliyoruz ki eylemlerin cezasız kalması suçu kışkırtır. Bu nedenle sadece dönem filmi yapmak istemedim. Gerçek olamayacak denli şahane bir öykü. Siyahi bir polisin yahudi bir polisle elele, ırkçı bir örgüte sızması inanılmaz!
 
- Basın toplantısında nükleer bomba konusunda da endişeleriniz belirttiniz, dünyanın sonu yakın mı sizce?
 
O lafları koskoca başkanlık sarayında oturan deli bir adamı ifşa etmek için kullandım. Bu adamlar zaten dünyanın sonunu getirmiş gibi ama ayrıca düzenleri tıkır tıkır işliyor, neden bizi bombalasınlar ki. O adamın ve arkadaşlarının yaptığı daha feci bir kıyımdan bahsediyorum aslında.
 
- Sözünüzü kestim ama neden Başkan Trump'ın adını ağzınıza almıyorsunuz?
 
Neden alacağım ki! Allahın cezası, adını anmaya değmez! Ahlaksız, aşırı sağcı, ırkçı, beş para etmez, aç gözlü! Öylesine açgözlüler ki doymuyorlar, dünyanın neredeyse tamamını sömürüyorlar ama hâlâ bana mısın demiyorlar.
 
- Nasıl yani?
 
Türkiye'de mesela bir genç rap yapıyor, spor yapmasa da falanca marka spor ayakkabı giyiyor, filanca Hollywood filmine gidiyor. Kim bu gençler, hayatta nelere özenirler bilmiyoruz ama tüketim denince her şeyi biliyorlar. Dünyanın geri kalanı da öyle, Nike, Adidas ihraç ediyoruz, pop müzik ve TV dizileri ihraç ediyoruz, bunlar tüketiliyor ve daha iyi bir hayat düşlüyor. Kültür alışverişinden bahsetmiyorum, belirli bir 'idealizmin' empoze edilmesinden söz ediyorum! İşte diyelim ki sıradan insan neyin peşinde olduğunu bilmeden tüketiyor, diğerinin kasasına katkıda bulunmayı sürdüyor. İşte buna kültür emperyalizmi diyoruz! İşte buna tüketim stratejisi diyoruz. Nükleer bombaya kimin ihtiyacı var!
 
- Yani her şey yalan ve dolan diyorsunuz?
 
Mevcut sistemi değiştirmeden hayatınızı nasıl değiştireceksiz? Umut fakirin ekmeği! Daha fazla harcayarak, daha çok mala sahip olmayı, marka araba ve yeni model telefon düşleyerek mi? Buna ideal denmez. Demokrasiymiş, saçmalığın daniskası!
 
- Önümüzdeki Ağustos ayında, tam da Charlottesville olaylarının yıldönümünde filmin vizyona gireceğini açıkladınız, gösterimi adeta bir etkinlik gibi olacak değil mi?
 
Her şey ortada! Heather D. Heyer, canice bir eylemin sonucu, aşırı sağcıların cesaret bulup barışcıl bir gösteriye saldırması yüzünden öldü. Onu anmak, ülke tarihinin en utanç verici anlarından birini ibretle hatırlamak adına elbette böyle bir vizyon tarihi düşündük.
 
- Başkan Trump'a da mesajınız ortada değil mi zaten?
 
O adam mezarda nasıl rahat edecek bilemiyorum! Çünkü bir cinayeti kınamak ve insanları barışçıl olarak bir arada tutmak için mesaj vermesi gerekirken bu fırsatı kullanmadı, ülkeyi iyice ikiye ayırdı. Bir devlet başkanının yapması gerektiği gibi Nazileri, Klu Klux Klan'ı veya aşırı sağcıları lanetlemesi gerekiyordu.
 
‘Dış politikasını desteklemiyorum’
 
- Filminizin Cannes galasından saatler önce İsrail'deki ABD elçiliğinin Kudüs'e taşınmasını protesto eden onlarca Filistinli öldürüldü, yüzlercesi yaralandı. ABD'nin Ortadoğu politikalarıyla ilgili ne söylersiniz?
 
Aslında buraya gelmeden önce bana bu tür soruların yöneltileceğini tahmin ediyordum, bakın nitekim sordunuz. Tabii ki korkunç şeyler oluyor! Şöyle söyleyeyim ABD'nin dış politikasını desteklemiyorum, iyi şeyler yapılmıyor.
 
- Bir dönem filmi olarak atmosfer, renk, giyim ve kuşamlar, hele ki afro saçlar şahane!
 
Siyah güzeldir! İşte size hiç modası geçmeyecek bir slogan ve bu güzelliği de göstermek gerekir. Yanlış anlaşılmasın, kimseyi mağdur etmeyeyim ama bu ülkenin (ABD) 100 yılı aşan sinema tarihinde beyazlara güzelleme yapılıyor, onarın güzellik standardı baştacı ediliyor, herkesin sarı ve düz saçları olması gerektiği empoze ediliyor. Artık biraz da siyahlara güzelleme yapalım değil mi? Bırak saçlarını dalgalansın o zaman! Tabi ki dönem filmi olarak her şeyin yerli yerine oturması ve dönemin tür filmlerine uygun hoşlukları öne çıkarmak istedim ama bence her şeyden önce saçımız güzel, kabarık, kıvırcık, evet kafayı saran hale gibi şahane saçımız var, beyazlara benzemeye çalışmak nafile.
 
- İki 'sinema klasiği' filminizde yerini buluyor. “Rüzgâr gibi Geçti”deki (1939) Scarlett O’Hara'nın kölelik düzenini savunan Güney cenahının yaralı ve ölü askerleri arasında dolaştığı meşhur sahneyle açılıyor filminiz. Doğrudan konuya girmek mi istediniz?
 
Tabii ki! Dünyanın en romantik filmi kabul edilen, herkesi gözyaşlarına boğan bu film ırkçılığın daniskasını yapıyor ve köleliği savunan bir düzenin ağıtını yakıyor. Elbette savaş kötü, kimseler ölmesin ama basbayağı ırkçı bir düzenin ardından ağlayan bu filmi hâlâ okullarda iyi bir şeymiş gibi okutmak inanılmaz. Ben New York'ta sinema okurken D. W. Grifitth'in “Bir Ulusun Doğuşu” (1915) filmini tartışırken çok kızardım çünkü basbayağı ölüm makinesi gibi görev yapmış bir filmdir. Çünkü ölümcül Klu Klux Klan örgütünün yeniden doğuşuna öncülük etmiştir, daha ne olsun! Şimdi buna sadece film diyebilir miyiz, mümkün değil. Ama bunları tartışacağıma filmi izliyoruz hâlâ, hayret! Bu nedenle her iki filmi de layık oldukları şekilde kullandım.
 
- Katliam ve kölelik üzerine kurulan bir ülkeyiz, dediniz basın toplantısında. Peki sizce sıradan vatandaş Amerikalı bunlarla yüzleşiyor mu?
 
Yüksek sesle söylemekten korkmuyorum; hani ABD'nin kurulduğu toprakların ilk sahipleri, neredeler? Beyaz Avrupalı resmen katletti neredeyse, yetmedi siyahları Afrika'dan taşıdı. Bir avuç beyaz insan dünyayı yüzyıllarca sömürdü, sakat bıraktı, hâlâ devam ediyor. Sakın yanlış olmasın, intikam değil barış istiyorum. Sadece geçmişte yaşanan bu sömürü düzeninin ve ırkçı felaketin yeniden 'yasallaşmasının' önüne geçmek için isyan etmemiz gerektiğini söylüyorum. Beyaz Saray'daki yeni adam sayesinde yüzleşmeyi bırak ırkçılar lanetlenmiyor bile.
 
‘Bağır ki sesin duyulsun’
 
- İsyan etmek esastır diyorsunuz yani değil mi?
 
İsyan ve öfke kadar doğal bir şey yoktur, kuzu gibi oturuyorsanız korkunç! Yani birisi senin önünden ekmeğini ve işini alıyor ama olsun, belki düzelir diye sabırla bekliyorsun, olacak iş mi? Komşunu evden alıyorlar, sokakta yok yere tutuklanıyorsun ama 'sabırla' boyun büküyorsun, yok öyle şey. Bağır ki sesin duyulsun!
 
- Sesinizin duyulduğunu düşünüyor musunuz?
 
Tabii, bak basın toplantısında bağır çağır derdimi anlattım, ana akım TV'ler sıraya girdi söz vermek için, CNN ana habere çıktık! Efendi gibi derdinizi anlatmaya çalıştığınızda kimse dinlemiyor ama, pes!
 
- Ama sadece bağırmadınız, film de yaptınız!
 
Vatandaş olduğum kadar sinemacıyım da, bu da işime yarıyor ama ne filmler yaptım mahalle dergisinden başka yerde haber olmadı. Cannes'da olmak da başka tabii ki, siz de dahil herkes burada sesimizi duyurmak için. Sadece eğlendirmekle işim olmaz, sinemayı sadece eğitim için de kullanılmaz. Kuru bir tarih dersiyle işim hiç olmaz. Grifitth'in ırkçılığını anlatmak yerine meseleyi kafa açıçı ve tarihle bağlantılı bir şekilde göstermek gerek. Bu film de 'neredeydik ve şimdi yeniden o günlere dönme tehlikemiz ortada' tadında bir uyarı.