Özgürlüğün ve umudun şairi

30. yılını kutlayan Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın ilk günden bugüne nasıl geldiğinin öyküsünü vakfın başkan vekili Kıymet Coşkun ile konuştuk.

03 Haziran 2021 Perşembe, 02:00
Özgürlüğün ve umudun şairi
Abone Ol google-news

“1902’de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği / kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu / ve on dördümden beri şairlik ederim.”

Kendi “Otobiyografi”sinde böyle yazmış şair Nâzım Hikmet Ran...

O ülkesine hasret, ülkesi ona hasret. Neydi ustayı usta yapan; vatan sevgisi mi, sevdaları mı? Bakın nasıl bitiriyor şair “Otobiyografi”sini: “sözün kısası yoldaşlar bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da / insanca yaşadım diyebilirim / ve daha ne kadar yaşarım / başımdan neler geçer daha kim bilir.”

Sevdaları, sonuna kadar inandığı davası, tüm dertlerini, yaşadığı tüm güzellikleri yani hissettiklerini kelimelere, şiire dökmesi, bugün her yerde mumla aradığımız adalet duygusu, özgürlük tutkusu, işte tüm bunlar, Nâzım Hikmet’i evrensel bir değer yapan...

Selanik’te doğan ve bugün 58 yıl önce Moskova’da Türkiye’ye hasret gözlerini yuman Nâzım Hikmet’i umutla, yeryüzünde eşitlik ve adalet bekleyen tüm insanlarla birlikte anıyoruz.

Nâzım Hikmet’in kız kardeşi Samiye Yaltırım tarafından kurulan ve bugün 30. yılını kutlayan, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın ilk günden bugüne nasıl geldiğinin öyküsünü vakfın başkanvekili Kıymet Coşkun ile konuştuk.

-Vakfın kuruluşuna ilişkin gelişmeleri, o dönem sürece tanıklık etmiş biri olarak, kuruluş fikrini ve sürecini anlatır mısınız?

Samiye Yaltırım’ın elinde ağabeyine ait eşya ve belgeler vardı. Bunları rahmetli eşi Seyda Yaltırım düzenlemiş, arşivlemişti. Samiya Yaltırım’ın koruduğu, sakladığı bu eşya ve belgelerin geleceği, onun ailesiyle birlikte önünde duran bir sorundu. Bunlar ne olacak ve kime emanet edilebilecek? Evinde verdiği ve benim de katıldığım davetlerde konu her zaman Nâzım Hikmet’e gelirdi.

Kızı Ayşe Yaltırım, vakıf kurulmasını öneriyordu ama kafalar çok da net değildi. Samiye Yaltırım’ın baba bir, anne ayrı kız kardeşi Melda Hanım, Kemal Tahir Vakfı’nda çalışıyordu ve vakıf kurmanın zorluklarından söz ediyordu. Üstelik bir başka sorun daha vardı önlerinde; Nâzım Hikmet yurttaş bile değildi.

-Tüm bunlar hangi yılda yaşanıyordu?

Nâzım Hikmet kitabı taşıdığı için gözaltına alınan, tutuklanan insanların bulunduğu bir dönemdi. 80’li yılların yani 12 Eylül diktatörlüğünün baskıcı ortamı yaşanıyordu. Sonuçta dostlarıyla buluştuğu, paylaştığı sorunun çözümü için öncelikli olarak yurttaşlık konusunda adım atılması gündeme geldi.

Ağabeyinin o dönem hâlâ hayatta olan arkadaşları, güvendiği, danıştığı dostları ve aile üyelerinin de katılımıyla yola çıkıldı.

Nâzım Hikmet’in yurttaşlık sorununun çözümüne ilişkin destek istemek amacıyla düzenlediği bir toplantıda, TYS Başkanı Aziz Nesin de söz aldı. Toplantıya katılan yazarlara, sanatçılara, bilim insanlarına, “Biz, Nâzım Hikmet’in soluğundan çıktık. Bizim Nâzım Hikmet’e borcumuz vardır” diyerek yurttaşlık sorununun çözümüne ilişkin desteğini açıkladı.

Öncelikli olarak hukukçuların katılımıyla İstanbul, Ankara ve İzmir’de toplantılar düzenlendi. Nâzım Hikmet, 1951 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla hukuksuz bir yöntemle yurttaşlıktan çıkarılmıştı. Bu kararı devre dışı bırakacak yeni bir karar alınmalıydı. Bu nedenle de Bakanlar Kurulu’na başvuruldu. Başvuru, Samiye Yaltırım adına avukatları tarafından yapıldı. Ancak süresi içinde yanıt alınamadığından Danıştay’da dava açıldı. Bu süreç vakıf düşüncesinin de önünü açtı.

-Vakfın kuruluşunda kimlerle yola çıkıldı? Kimler kaldı bu yolda yürüdüğünüz?

Samiye Yaltırım, ağabeyinin arkadaşlarının da arasında olduğu yakın dostlarıyla 3 Haziran 1990’da bir araya geldi. Bu buluşma, Kuruçeşme’de bulunan Mülkiyeliler Birliği salonlarında gerçekleşti. Katılanlar arasında baştan beri kendisine destek veren TİP’in efsanevi başkanlarından teyze oğlu Mehmet Ali Aybar, 12 Eylül döneminde kapatılan, yıllarca cezaevinde tutulan ve daha sonra beraat eden Barış Derneği Başkanı Mahmut Dikerdem, Nâzım Hikmet’in Bahriye Mektebi’nden arkadaşı Seyfi Kipmen, insan hakları savunucuları Emil Galip Sandalcı, Mahmut Tali Öngören, Sendikacı Kemal Sülker, Prof. Aydın Aybay, Nâzım Hikmet’in yoldaşı Nail Çakırhan ve ilk kadın arkeologlarımızdan Halet Çambel ve Moris Gabbay da vardı.

Bu toplantıda Yaltırım, vakfın kuruluşuna ilişkin düşüncesini açıkladı ve destek istedi. Toplantıdaki 30’a yakın katılımcı bu düşünceyi destekleyerek hazırlıklar için bir yürütme kurulu oluşturdu ve kurulacak vakıf için bir katkı listesi hazırlandı. Aydın Aybay başkanlığındaki yürütme kurulu, çalışmalarına hemen başladı. Vakıf senedi hazırlandı. Vakfın amacını karşılayacak bir mal varlığı oluşturmak üzere etkinlikler düzenlendi.

O günlerde çalışmalara aktif olarak katılan arkadaşlarımızın çoğu artık aramızda değil ne yazık ki!

Kimlerle yola çıkıldı diye sorduğunuzda ilk toplantıya katılanları Girişim Kurulu olarak adlandırdığımızı söyleyebilirim. Samiye Yaltırım başta olmak üzere Mehmet Ali Aybar’ı, Müzehher Vâ-Nu’yu, vakfımızın kuruluşunda ve bugünlere gelmesinde emeği yadsınamaz hocamız Aydın Aybay’ı, Tarık Akan’ı, Yusuf Kurçenli’yi, İlhami Soysal’ı, Semih Balcıoğlu’nu, Şükran Kurdakul’u, Alpay Kabacalı’yı, Nevzat Şenol’u, Halit Çelenk’i, Timur Selçuk’u, Mustafa Ekmekçi’yi, İlhan Selçuk’u, Aziz Nesin’i, Yaşar Kemal’i, Savaş Dinçel’i, Umur Bugay’ı ve daha onlarca dostumuzu anmadan geçemeyeceğim... Öylesine özverili bir çalışmaydı ki sanırım örnek olması açısından ileride araştırılacaktır.

-Öncelikli amacınız neydi?

Vakıf kuruluşu için yola çıkarken amaçlanan ailede bulunan Nâzım Hikmet’e ait eşya ve belgeleri korumak ve kullanıma açmaktı. Kuşkusuz vakfın kuruluşuyla birlikte gerek ülke içinde gerekse ülke dışında Nâzım Hikmet’e ait her türlü bilgi, belge, fotoğraf, film, eşya gibi ne varsa bir araya getirme çalışması başlatıldı. Duyuru yapıldı ve insanlar bu duyuruların ardından ellerinde bulunan hazine değerindeki belge ya da eşyayı vakfa bağışladı. İnanılmaz bir süreçti. Kaybolup gidebilecek ya da müzayedelerde ilgisiz insanların koleksiyonlarına girerek metalaşabilecek malzemeler bağışlandı. Nâzım Hikmet sevgisi taşıyan insanlarca ve hiçbir çıkar gözetilmeksizin...

-Bu 30 yıla neler sığdırdınız?

 30 yılda yaptıklarımıza baktığımızda, öncelikle sivil toplum kuruluşlarının içinde bulundukları koşullara da bakarak, ayakta kalmamızın getirdiği mutluluğumu söylemek isterim. Ülkemizde bir kültür vakfının, üstelik arkasında bir sermaye grubu olmayan bir vakfın varlığını sürdürebilmesi hiç de kolay değil. Bizimle aynı zamanlarda hatta bizden sonra yola çıkan ve ne yazık ki kapanan kuruluşları gördüğümde onlar adına üzülüyor, kendi adımıza seviniyorum. Bu nedenle 30 yıla neler sığdırdığımızı söylemeden önce nasılına değinmek isterim.

Yola çıktığımızda kuşkusuz ki herhangi bir vakıf olmadığımızın bilincindeydik. Adımızın bile insanları tedirgin ettiği dönemlerden söz ediyorum. Arkamızda sermaye grubu yoktu ama günümüz vakıflarının yaşadığı devlet desteği de olmadı! Bir avuç insanın, ki bir avuç derken de yalnızca yönetim kurulumuzdan söz etmiyorum, üyemiz olsun olmasın Nâzım Hikmet dostlarından söz ediyorum, gönül bağıyla oldu. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildi. Bu gönül bağı olmasa, bu dayanışma ruhu olmasa belki biz de kapımıza kilit vurmak zorunda kalabilirdik. Yaklaşık 20 yılımızı geçirdiğimiz Taksim’deki merkezimizi kuruluşumuzda olduğu gibi tam bir imece ile kullanılır hale getirdik. Ne merkezimizin restorasyonunda bize canı gönülden destek olan ne de kapı önüne konulduğumuzda bizi yalnız bırakmayan, dayanışma gösteren ve de kucak açan, bağrına basan Nâzım Hikmet Vakfı dostlarını unutamayız.

30 yıla neler sığdırıldı sorusuna yanıtım belki biraz iddialı olsa da Nâzım Hikmet’i vatanında yaşatmaya çalıştık diyebilirim. Onu dünya görüşünden, siyasal mücadelesinden taviz vermeden halkıyla buluşturmaya çalıştık. Yurdunun bağımsızlık savaşının destanını yazan şairinin hak ettiği yere gelmesi için çabaladık.

Ama bu otuz yıla sığdıramadıklarımız da var kuşkusuz. Bizler gidici, kurumlar kalıcıdır. Nâzım Hikmet Vakfı da gelecek kuşaklara aktaracağımız adı gibi tertemiz bir kurumudur bu ülkenin...