Alev Coşkun

Partili cumhurbaşkanlığı sorunu ve demokrasi

24 Ocak 2021 Pazar

Demokrasi, insan aklının yarattığı bir yönetim sistemidir. Çağdaş, evrensel demokrasiye hatalardan çıkarılan dersler ve yüzyılların deneyimleri sonucu ulaşıldı. Demokrasi ilkeleri, uzun deneyimler sonucu, eksiklerin giderilmesi yoluyla geliştirildi.

Demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi de devlet başkanlığı makamının tarafsız ve partisiz olmasıdır. İleri demokrasilerde bu durum kesin bir ilke olarak kabul edilmektedir.

Tarafsız devlet başkanı, çağdaş anayasalarda mutlak sorumsuzlukla güçlendirilmiştir. Bunun nedeni, hükümetle parlamento arasında ya da siyasal partiler arasında çıkan uyuşmazlıklarda devlet başkanının tarafsız ve etkin hareket edebilmesini sağlamaktır. 

Batı dünyasındaki ve ülkemizdeki anayasa kitapları, bu konuda tartışmasız ve elbirliği ile şöyle yazıyor:

EVRENSEL KURAL

“Devlet başkanının siyasi bakımdan sahip olduğu mutlak sorumsuzluk, onun mutlak siyasi tarafsızlığını gerektirir. Devlet başkanı bu sıfatı taşıdığı müddetçe parti adamı değildir. Partiler üstü objektif tarafsız bir kişidir. Zira devlet temsilcisi, milletin başıdır. Bu sebeple asla bir partizan gibi konuşamaz ve hareket edemez. Memleketin iç ve dış politikasında belirli bir partiyi, zümreyi veya şahsı açıkça tutan ya da yeren açıklamalarda bulunamaz. Rolü ayırıcı değil, birleştiricidir. Tenkit ya da onaylama değil, uyarma ve irşattır, gerektiğinde millet adına hakemlik yapmaktır. Daha ziyade manevi rolü vardır ve tarafsızlığa titizlikle saygı gösterdiği ölçüde etkinlik ve ‘meşruluk’ kazanır.”

Bu tanımlama sonunda, devlet başkanına verilen görev ve nitelikler, onun mutlak sorumsuzluğunu ve mutlak siyasal tarafsızlığını gerektirir. Devlet başkanı, partiler üstü, tarafsız bir kimliğe bürünüyor. Bu nedenle devlet başkanından partizan yaklaşımlar ve hareket beklenmiyor. 

AVRUPA’DA DURUM

İngiltere meşruti bir krallıktır ancak Avrupa’nın en eski, en köklü, en ilerici demokrasisidir. Kral ya da kraliçe günlük siyasete karışmaz ve ülkenin birliğini temsil etmektedir.

Avrupa’nın en ileri sanayi ülkesi Almanya, siyasal yaşamında çok acı bir dönem yaşadı. 1930’larda genel seçimi ve demokratik araçları kullanarak iktidara gelen Hitler, adım adım otoriter bir rejim kurdu. Nazi-Hitler diktatörlüğünü yaşayan Almanlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel ve ileri parlamenter sistemi kabul etti. Siyasal iktidarı sınırlayan ve denetleyen demokratik yeni anayasalarını yaptılar. Bugün Almanya, “mutlak sorumsuzluk” ruhuyla güçlendirilmiş, tarafsız ve partisiz devlet başkanlığı sistemini kabul etmiştir.

Faşist Mussolini dönemini yaşayan İtalya, askeri diktatörlük dönemlerini geçiren İspanya ve Portekiz de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra parlamenter sistemi ve partisiz Cumhurbaşkanlığı modelini kabul etti. 

İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç, Danimarka, Hollanda ve Finlandiya -kimisi hâlâ krallığı yaşatsa da- tarafsız ve partisiz devlet başkanlığı modelini benimsemiştir. 

Fransa’da uygulanan yarı başkanlık, parlamenter sistemle başkanlık sistemini birleştiren karma bir modeldir.

Buna göre halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı önemli yetkilere sahiptir. Ancak meclisten güvenoyu almış bir bakanlar kurulu ile birlikte çalışmak zorundadır. Cumhurbaşkanı, partiler arası konularda anayasa gereği tarafsız kalmaya titizlik gösterir. 

ABD’DEKİ DURUM

ABD’de katı kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı başkanlık sistemi, 200 yılı aşkın süredir uygulanıyor. Başkan seçilen kişi, kendi partisinden istifa etmek zorunda değildir. Ancak ABD sistemi kesin kuvvetler ayrılığı ilkesine dayandığı için başkanın yetkileri sınırlandırılmıştır. Başkanın önemli kararlarının Senato tarafından onaylanması gerekir. Sistem, güçlü “denge ve denetim” araçlarına sahiptir. 

ABD Anayasası’nın temel ilkesi siyasal iktidarın anayasal çerçeve ile sınırlandırılması kuralına dayanır. Ayrıca ABD, federal bir sistemle yönetildiği için zaten eyaletlerde seçimle gelen valiler ve her eyalette ayrıca meclisler vardır. Başkanın temel görevi, dış politika ve eyaletler üstü konulardır.

1961 ANAYASASI

İkinci Dünya Savaşı sonrası evrensel demokrasi gelişmelerini dikkate alan, seçimle oluşan Kurucu Meclis, dünyanın en ileri ve demokratik anayasalarından birisini kabul etmiştir. 1961 Anayasası ile devlet başkanı tarafsız ve partisiz konuma getirilmiştir.

Böylece Türk siyasal yaşamında “Partili Cumhurbaşkanı” modelinin ardından 1961 Anayasası ile “tarafsız ve partisiz devlet başkanı” modeli kabul edilmiştir.

Ancak 2017’de yapılan halkoylaması ile “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında dünyanın hiçbir ileri ülkesinde görülmeyen “partili Cumhurbaşkanlığı” modeline dönüldü.

20 aya yaklaşan uygulamalar sonunda sistemin büyük sorunları açıkça ortaya çıkmış bulunuyor.

Bu girişten sonra ülkemizde “partili Cumhurbaşkanlığı” modelinin geçirdiği aşamalara kısaca göz atmalıyız. 

23 Ekim 1923 Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, ardından 15 yıl içinde çağdaşlaşma hamleleri ve aydınlanma devrimlerinin uygulanması dönemleridir. 

ÇOK PARTİLİ SİSTEM

Bu dönemde iki kez çok partili sisteme geçiş yapılmış ancak başarılı olunamamıştı.

Sağcı iktidarlar tarafından bu dönem, “partili cumhurbaşkanlığı” devri ve “tek parti iktidarı” olarak eleştirilir, itibarsızlaştırılır.

Yeni bir devletin kurulma evresi olduğu unutulur. Oysa o dönemde Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franko ve Portekiz’de Salazar diktatörlüklerini sürdürüyordu. 

Ünlü siyasetbilimci Prof. Dr. Maurice Duverger’in açıkça ortaya koyduğu gibi, “Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunusu almıştır...”

TEK PARTİ KONUSU

Fransız siyasetbilimci Prof. Dr. Duverger, tek parti konusu ile ilgili şunları yazıyor:

 “... Türk tek parti sistemi, hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış; tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır. Sahip olduğu tekelden daima rahatsızlık, utanç duymuştur.” (1)

Duverger, kitabının “Tek Parti ve Demokrasi” bölümünde Atatürk Türkiyesi için şu yargıya varıyor: “1923 sonrası Türk evrimidir. Türkiye engelsiz ve sıkıntısız şekilde tek parti sisteminden plüralizme (çoğulculuğa) geçmiştir. Bugün, Ortadoğu devletlerinin en demokratik olanıdır.” Duverger’e göre “basiretle uygulanan bir tek parti yönetimi bugün gerçek bir demokrasinin kuruluşunu mümkün kılacak...” altyapıyı geliştirmiştir. (2)

Aslında sadece Prof. Duverger değil, Batılı tüm bilim insanları da böyle düşünüyor. Bunları bu makalede birer birer saymaya gerek yok…

GELİŞMELER

Bu tespitlerden sonra “partili cumhurbaşkanı”ndan “partisiz ve tarafsız cumhurbaşkanı”na geçişin tarihsel gelişimi üzerinde kısaca durabiliriz. 

11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü, seçildiği günden itibaren yönünü çok partili demokratik sisteme çevirdi. Şöyle ki:

1. İnönü seçildikten iki ay sonra 1939 yılı başında İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, çok partili demokrasiye geçileceği konusunda açıklamalar yaptı.

2. 29 Mayıs 1939’da toplanan CHP 5. Kurultayı’na başbakanın, parti genel başkanvekili, illerde valilerin il başkanı olması kuralı kaldırıldı.

Ancak çok partili demokratik sistem yolunda gidilirken tam bu sırada 1 Eylül 1939’da II. Dünya Savaşı başladı. Türkiye’nin dört bir yanında süren savaş nedeniyle çalışmalar ve tüm yoğunlaşma savaş dışı kalmaya verildi. İkinci Dünya Savaşı, Eylül 1945’te bitince çok partili sistem için girişimler yeniden başladı. 

3. Nitekim 19 Mayıs 1945’te Gençlik ve Spor Bayramı’nda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı İnönü, demokrasi ve çok partili sisteme geçiş konusunda olumlu sinyaller verdi.

4. 12 Ekim 1945’te ABD Senato üyesi Claude Pepper, İnönü’yü ziyaret etti. İnönü, aynen “Kendimi Millet Meclisimizde bir muhalefet partisi başkanı olarak gördüğüm gün hayatımın vazifesini yerine getirmiş sayacağım” diyordu. (3)

5. 1 Kasım 1945’te İnönü, “Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisi karşısında bir muhalefet partisinin bulunmamasıdır. Bu konuda iki kez tecrübe yaptık. Bunların başarılı olmaması talihsizliktir” diyordu.

8 Temmuz 1946’da genel seçimler yapıldı. Katılım oranı yüzde 85 oldu. CHP 395, DP 64 milletvekili kazandı. 

DP seçimleri eleştiriyordu. Haklı olduğu noktalar vardı. Henüz başlayan demokratik hayatta partiler arasında sert tartışmalar da oluyordu. Nihat Erim’in “Demokrasinin üzerine bir şal örtebiliriz” söylemi, sert eleştirilere neden oldu.

Seçimlerden hemen sonra Meclis’teki bütçe görüşmeleri de çok sert geçmişti. 

Başbakan Recep Peker, kürsüden “DP adına konuşan Adnan Menderes’in sesinde, kötümser ve psikopat bir ruhun ve hasta bir ruh halinin akislerini dinledik” deyince DP milletvekilleri Meclis’i terk etti. 

İktidar ve muhalefet partileri (CHP-DP) arasındaki ilişkiler, 1947 yılının şubat ayında yapılan muhtar seçimleri ve nisan ayında yapılan İstanbul ara seçimleri sonrasında iyice gerilimli bir durum almıştı. 

Cumhurbaşkanı İnönü, konuya tarafsız yaklaşıp bu sert havayı yatıştırmaya çalıştı. 

12 TEMMUZ BİLDİRİSİ

Henüz çok partili sisteme adım atılırken Cumhurbaşkanı İnönü, “Ben her iki partiye de aynı mesafedeyim” diyerek konuya el attı. 

Başbakan Peker ile DP Genel Başkanı Bayar’ı Çankaya’ya çağırdı. Onlarla görüştü ve sonunda 12 Temmuz 1947’de 12 Temmuz bildirisini yayımladı. Bildiride muhalefet partisini tutuyor ve aynen şöyle deniyordu:

“...Bir yasal siyasi partinin metotlarıyla çalışan muhalefet partisinin, aynı iktidar partisinin şartlarına uygun çalışmasını sağlamak lazımdır. Bu noktada, bir devlet başkanı olarak kendimi her iki partiye karşı eşit mesafede görürüm... Amaç, başlıca iki parti arasında temel şartın yani güvenin yerleşmesidir.”

DEMOKRASİ VE GÜVEN

İnönü bildirisinde şöyle diyordu:

“Varmak istediğim sonuç, başlıca iki parti arasında temel koşulun yani güvenin yerleşmesidir.

Muhalefet güvensizlik içinde yaşayacak ve iktidarın kendisini ezmek niyetinde olmadığına inanacak ve güvenecektir.”

İnönü, Cumhurbaşkanı olarak partiler üstü, tarafsız bir rol üstlenmişti. Zaten 12 Temmuz bildirisinden 2 ay sonra da Recep Peker başbakanlıktan ayrıldı.

İnönü, tarafsız devlet başkanı olduğunu göstermiş, kendi partisini kenara iten, iktidar ve muhalefet partilerine karşı eşit uzaklıkta yansız bir tavır sergilemişti. 

 12 Temmuz bildirgesi, DP içinde de rahatlatıcı bir etki yapmıştı. Yürürlükte olan 1924 Anayasası’nda tarafsız cumhurbaşkanlığına ait bir kural yoktu. Ancak Cumhurbaşkanı İnönü uygulama ile bunu yaratıyordu. 

DEMOKRAT PARTİ KARŞI

Bu tarihi gerçekleri ortaya koyduktan sonra yine bugünlere gelelim. 

AKP, daima kendisini DP’ye benzetmek ve köklerini DP’ye bağlamak istiyor. Oysa 1950 öncesi DP’nin en önemli siyasi konularından birisi partili cumhurbaşkanlığı sorunuydu. 

DP, partili cumhurbaşkanı modeline şiddetle karşı çıkıyordu. İşte DP’nin 1946 seçimlerinde yayımladığı seçim bildirgesinden bir paragraf:

“Devlet başkanının fiilen bir partinin başkanlığında bulunması ve bütün milletin malı olması icap eden devlet başkanlığı yüksek makamının bütün yüksek dokunulmazlık ve yetkileriyle bir partinin tarafında yer alması diğer partileri gayet nazik ve zor bir mevkide bulundurmakta ve partilerin eşit hak ve şartlar altında çalışabilmeleri prensibine aykırı durumlar yaratmaktadır.” Cumhurbaşkanı partili değil, tarafsız olmalıdır. (19 Haziran 1946, DP Seçim Bildirisi)

DP, açıkça şunları söylüyordu: 

1. En önemli makam, Cumhurbaşkanlığı makamıdır.

2. Bu makam tarafsız olmalıdır.

3. Böylesi bir makamın bir partinin elinde olması, partilerin eşit hak ve şartlar altında çalışmaları ilkesine aykırıdır.

Sürekli kendisini DP’ye bağlamak isteyen AKP, bu bildiri ve düşüncelerden ders almalıdır. Bugünkü tabloya bakarak 75 yıl önce DP’nin söyledikleri ile AKP’nin uygulamaları birbirinin tamamen karşıtıdır. 

1957 SEÇİMLERİ SONRASI VE MENDERES

Bilindiği gibi 1957 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanı Bayar, giderek tarafsızlığını kaybetti. DP simgesi taşıyan bastonla halkın arasına girip konuşmalar yaptı. 

Oysa, tarafsız cumhurbaşkanlığı niteliğine sahip olsaydı, iktidar-muhalefet arasında uzlaşma sağlayabilirdi. 

1950’lerin son yıllarında DP-CHP ilişkisi sert bir duruma gelmişti. 1960 İhtilali’nden sonra merhum Aydın Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın partiler üstü cumhurbaşkanı gibi davranıp tarafların uzlaşmasını sağlayacak bir seçim programı geliştirmek yerine çatışmayı körüklemiş olmasını kitabında eleştirmiştir. (Babam Adnan Menderes, s. 87-88)

İnönü, 12 Temmuz 1947 beyannamesiyle bunu yapmış, kendi partisiyle muhalefetteki DP’yi uzlaştırarak 1950’deki hür seçimlerin yolunu açmıştı. 

Aydın Menderes, “Bayar da öyle yapmalıydı” diyor. Aydın Menderes, açıkça İnönü’nün 12 Temmuz 1947’deki girişimine ve ünlü bildirisine gönderme yaparak Celal Bayar’dan da aynı davranışı görmek istediğini belirtiyor.

Cumhurbaşkanı Bayar, Başbakan Menderes ile muhalefet lideri İnönü’yü bir masa etrafında toplayıp uzlaşma yaratabilirdi. Böylesi bir tarafsız cumhurbaşkanlığı rolünü üstlenebilirdi. Ancak kısır politik görüşler politikada bu geniş düşünce sistemini engelliyordu.

Tüm bu nedenlerle yukarıda belirtildiği gibi 1961 Anayasası, partisiz cumhurbaşkanlığı ilkesini kabul etti. (Madde-95) Daha sonra kabul edilen 1982 Anayasası da aynı ilkeyi benimsedi. 

Parlamenter demokratik sistemde tarafsız cumhurbaşkanı devlet başkanıdır. Devletin birliğinin ve ülkenin bütünlüğünün simgesidir. 

Yukarıda belirttiğimiz gibi bugün ülkemizde uygulanan sistem, bu temel ilkeyi altüst ediyor, halk kitleleri arasında ayrışmalara neden oluyor.

Politik ayrışmalara neden olan bu sistemi bir an evvel bırakmak ve partisiz cumhurbaşkanlığı sistemine dönmek gerekiyor. 

MEŞRUİYET TARTIŞMASI

CHP Genel Başkanı’nın “Sözde Cumhurbaşkanı” eleştirisinden sonra AKP sözcüleri, Kılıçdaroğlu’na çatarak “bununla bir vesayet rejimi getirilmek istendiği” ya da “anayasanın meşruiyet sınırlarının zorlandığı” görüşünü ileriye sürdü.

Kimi yazarlar, anayasal bir kurum olarak “Cumhurbaşkanlığı sisteminin eleştirilemeyeceğini” ileriye sürüp böylesi eleştirilerin “meşruiyet krizi” yaratacağını iddia ediyor. 

HUKUKSAL DURUM

Bu konuda hukuksal durum kanımızca şöyledir:

Bugün uygulanan “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Ancak yapılan bir halkoylaması sonunda kabul edilmiştir. Erdoğan da seçimle bu makama gelmiştir. Bu noktalar açıktır ve bu konuda hiçbir kuşku yoktur. Bu durumun “gayri meşru olduğu” ileriye sürülmüyor. 

Ancak bu sistemin evrensel ve çağdaş demokrasi ilkelerine ters düştüğü görüşü dile getiriliyor. Böyle bir eleştiri de hem muhalefet partilerinin hem de her vatandaşın doğal demokratik hakkıdır. 

75 YILLIK TARTIŞMA

Bu yazımızda 75 yıldır üzerinde tartışılan “partili cumhurbaşkanlığı”, “tarafsız devlet başkanlığı” konuları üzerinde duruldu. Anayasal ilkeler, Avrupa’daki durum ve bu hassas konunun Türkiye’de geçirdiği aşamalar özetlendi. Konuyu şöyle bağlayalım:

- Cumhurbaşkanlığı, anayasamıza göre en önemli siyasal makamdır.

- Cumhurbaşkanlığı, tüm Türk milletinin kabul ettiği en büyük makamdır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesidir.

- Cumhurbaşkanı, ayrımcı değil, tüm halkı kucaklayıcı olmalıdır.

- Demokraside halkın değişik partilere yönelmesi doğaldır ama cumhurbaşkanı ağırlığını bu partilerden birisi lehine koyup diğerlerini kötüleyemez.

Ne yazık ki bugün ülkemizde Cumhurbaşkanlığı makamında bir siyasal partinin genel başkanı oturuyor ve daima kendi partisini öne çıkarıyor. Diğer partilere hakaret ediyor. 

Milleti, halkı bütünleştirmesi gereken devlet başkanı, halkı ayrıştırıyor. İşte bu nedenlerle halk da bu uygulamayı beğenmiyor. 

Bu nedenle yapılan tüm anketler sistem hakkında olumsuz sonuçlar veriyor. Türk demokrasisi büyük bir çelişki yaşıyor.

Çok güzel atasözlerimiz vardır: “Bu sıkleti (ağırlığı), bu terazi kaldırmıyor”. İşte bugün uygulanan partili başkanlık sistemi böyledir. 

(1) Maurice Duverger, Siyasi Partiler, 2. Basım, Bilgi, 1974, s.360-364.

(2) Age.s.364. 

(3) Haldun Derin, Çankaya Özel Kalemini Hatırlarken, Doğan Kitap, 1995, s.178.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Kırılgan siyaset 4 Nisan 2021