İlk ve ortaöğretimde olağan süreç şudur: bir öğretmen öğrencisinde bir sorun fark ettiğinde öncelikle okulun rehberlik ve psikolojik danışma servisine başvurur. Rehber öğretmen/psikolojik danışman, öğrenciyle bireysel veya grupla psikolojik danışma yapar; gerekirse öğretmenler, veli ve idarecilerle iş birliği yürütür. Ancak bu iç çözümler yetersiz kaldığında veya mesleki yeterlilik alanı dışına çıkıldığında öğrenci daha yetkin uzman kişi, kurum veya kuruluşlara yönlendirilir.
Nitekim bu süreç Millî Eğitim Bakanlığı Rehberlik ve Psikolojik Danışma Hizmetleri Yönetmeliği’nde de aynen böyle ifade edilmiştir.
Okulda rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerini gelişimsel/önleyici ile iyileştirici hizmetler şeklinde iki ana düzlemde tanımlayan yönetmelik; sınıf rehber öğretmeni ya da diğer öğretmenler, öğrencide sosyal, duygusal veya akademik gelişim açısından destek ihtiyacı olduğunu fark ettiğinde öğrenciyi öncelikle okulun rehberlik ve psikolojik danışma servisine yönlendirmesi gerektiğinden, sonrasında rehber öğretmen ve psikolojik danışmanın öğrenciyle bireysel veya grupla psikolojik danışma yapmasından, gerekirse öğretmenler, veli ve idarecilerle de iş birliği ve müşavirlik yürütmesinden, psikoeğitim programları, öğrenciyi tanıma teknikleri uygulamasından söz eder. Ancak bu iç çözümler yetersiz kaldığında veya mesleki yeterlilik alanı dışına çıkıldığında öğrencinin daha yetkin uzman kişi, kurum veya kuruluşlara yönlendirilmesini uygun görür.
TERSİNE SÜREÇLERİN YOL AÇTIĞI FELAKETLER
Gelgelelim on yıllardır yaşanan fiili süreç, yönetmeliğin öngördüğü bu basamaklı, okul temelli ve gelişimsel yaklaşımın tam tersidir! Ülkemizde yıllardır bir öğrencinin sorununa ilişkin izlenen yol şu oluyor: önce psikiyatriste, sonra psikoloğa ve en son, tekrar ediyor ve vurguluyorum, en son okula ve öğretmene başvuruluyor!
İşte öğretmenlerin yönetiminden alınıp alanı eğitim olmayan uzmanlar ile asla bir eğitim uzmanı olmayan velilere devrettiğimiz okullarımızda öğrencinin okul yaşantısının önüne böyle geçiyoruz! Öğretmenlerimizi, sürecin başlatıcısı ve en yetkin yöneticisi olmaktan çıkarıp ilaç tedavisi veya terapi sonrasında “uygulayıcı” konumuna böyle düşürüyor; okullarımızın psikolojik danışma servislerini gelişimsel ve önleyici rolünden böyle koparıyoruz!
Yaşadığımız şiddet olaylarının temelinde bu tersine işleyen süreç büyük bir önem taşıyor.
Mevcut iktidar döneminde okullarımıza ilişkin o kadar çok şeyi unuttuk ki bugün okullara yönelik birçok tartışmayı çok anlamsız bir şekilde yürütmekten kendimizi alamaz olduk.
En başta öğretmenlerin birer eğitim profesyoneli olduğunu unuttuk! Öyle ki Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırıda doğru olanı yapanların öğretmenler olmasını bile göremiyor bugün gözlerimiz! Halen öğrencilere ilişkin öğretmenlerden çok dakikalarla hesaplanan muayeneler ile konulan psikiyatrik tanılara daha çok güven duyuyoruz!
Yine yeter! Dakikalar içinde konan bir tanının günlerce, haftalarca, yıllarca süren bir okul gözleminin yerini tutamayacağını anlatmak için söze gerek var mı? Öğretmenlerin bir öğrencinin sorununu bir psikiyatrist gibi muayene odasında en fazla kırk beş dakikada –ki ülkemizde bu çoğunlukta 5-10 dakikalara kadar iniyor– görüp işiten biri değil o öğrenciyi gün içinde saatlerce gözlemleyen, onun ilişkilerini, duygu durumlarını, duygusal dalgalanmalarını her öğrencinin en doğal ortamı olan okul yaşantısında gören ve işiten bir profesyonel olduğunu anlatmaya gerek var mı gerçekten?
Hiçbir uzmanlık gerektirmeyen velileri yetkilendirip bu uzman olmayan insanların çözümü asla acil olmayan sorunlara acil çözüm aramaları yüzünden öğrencilerimizi ilaç sektörünün insafına bıraktığımızı anlamak için daha ne olmasını bekleyeceğiz?
ÖNEMSENMEYEN CEHALETİN BOYUTLARI
Çok acı bir gerçeği yaşıyoruz. Okullarımızdaki şiddet sorununun kuşkusuz en güçlü nedenlerinden biri bu. Tam bir medikalizasyon tuzağının içindeyiz. Yaşamın olağan zorluklarını ve sorunlarını tıbbi birer hastalık gibi gören ahmakça bile denemeyecek düzeyde bir saçmalığı yaşıyoruz. Ve paradoksal bir biçimde, psikiyatrik tedavi görmesi gerekenlerin görmeyip hiçbir sorunu olmayanların psikiyatrik tedaviye yönlendirildiği ürkütücü bir ülkeye dönüştük artık!
Sağlık Bakanlığının yayımladığı sağlık istatistikleri yıllıklarındaki tabloların işaret ettiği sayısal veriler, son derece endişe verici rakamlara işaret ediyor. Ancak bu veriler buzdağının sadece görünen kısmı. Maalesef ülkemizde ilk ve ortaöğretim öğrencilerine yönelik, ülke çapında kapsamlı ve güncel bir psikiyatrik ilaç kullanım istatistiği bulunmuyor! Ki işte bu eksiklik başlı başına bir skandaldır!
İlaç endüstrisinin psikiyatrik ilaçlara yönelik manipülasyonunu hiç ciddiye almayan bir ülkede yaşıyoruz. Gençlerimiz ilaç kullanmayı, psikolojik bir hastalığa sahip olmayı “özel olma hali” olarak yaşıyor ve anlıyor. Birçoğumuz gibi onlar da yaşamın olağan zorluklarını tıbbî bir hastalık gibi görme kolaylığına sığınıyor. Öylesine yaygınlaştı ki bu durum, 0-6 yaş aralığındaki çocukların bile antidepresan kullandığı bir ülkeye dönüşüyoruz yavaş yavaş.
Bir türlü işitilmeyen öğretmenlerimiz; özellikle DEHB tanısıyla metilfenidat grubu ilaçların, anksiyete tanıları nedeniyle SSRI’ların ve uyku sorunları için melatonin ya da antipsikotiklerin küçük yaş gruplarında giderek daha da sık kullanıldığına ilişkin tanıklıklarını haykırıyor hemen her gün!
İnsan ve öğrenci yaşamının her bileşenine bir sorun, bir hastalık olarak bakmayı sürdürdükçe zaten derin olan bir krizi daha da derinleştirmek dışında hiçbir sonuç alamayız. Ama tam da böyle yapıyoruz yine. Derin bir krizin gözlerimizin önünde daha da derinleştirilmesine tanık oluyoruz yine!
ŞİDDETİ ENGELLEMEK Mİ ŞİDDETİ ARTIRMAK MI?
Bakınız; Millî Eğitim Bakanlığı, saldırılar sonrasında okul gibi güvenli bir ortamda çatışma çözme becerilerini geliştirmek yerine, “Alo Zorbalık Hattı” ve “Dijital İmdat Butonu” gibi derme çatma uygulamaları çözüm olarak önümüze koyuverdi hemen.
Sanki iyi bir şekilde yapılandırılmamış asılsız ve kimliksiz ihbar etme olanağı veren hatların birer iftira aracına dönüşerek şiddeti azaltan değil artıran sonuçlar doğurduğunu yeterince deneyimlemiyormuşuz gibi yine en yanlış olan yapılıyor.
Gerçekten, okullarda yaygınlaşacak “ihbar kültürü”nün öğrenciler arasındaki doğal güven duygusunu yok ederek düşmanlık duygusunu besleyeceğini görmek için nasıl bir özel gözlüğe ihtiyaç var ki? Bu şekilde okullarımızı dostluklar kurulan mekânlar olmaktan çıkarıp düşmanlıklar inşa edilen mekânlara dönüştüreceğimizi öngörebilmek için çok mu derin bir zihin mesaisine ihtiyaç var gerçekten?
Ama acı, apacı gerçeğimiz bu işte: okullarımızda bir şeyleri düzeltmek istiyorsak öncelikle mevcut iktidarı değiştirmek zorundayız! Okullardaki en yetkili organın öğretmenler kurulu olduğunu hatırlamak ve okul yaşantısında en yetkin insanların öğretmenler olduğunu unutmamak için bu iktidarı değiştirmek zorundayız!
***
Bugün Cumhuriyet gazetesinin 102. yaşı! İlk kez 100. yaşında iki haftada bir yazmaya başladığım buradaki yazılarıma, yayın kurulunun onayıyla bugünden itibaren haftada bir devam edeceğim.
Kuşkusuz Cumhuriyet’te yazmak bir onurdur, bana bu onuru veren tüm yayın kurulu üyelerine teşekkür ediyor ve Cumhuriyet gazetesinin 102. yaşını kıvançla kutluyorum! İlkeli duruşu ve Cumhuriyet tarihine ışık tutan mücadelesiyle nice yıllara... Cumhuriyet için Cumhuriyet alın, okuyun, okutun!