Barış Doster

ABD, Karadeniz’de kimleri tehdit ediyor?

03 Haziran 2020 Çarşamba

Geçen hafta medyada kısa, pek öne çıkmayan bir haberde şöyle diyordu: “Karadeniz semalarında uçan iki adet ABD bombardıman uçağına, Türkiye’nin tanker uçaklarından havada yakıt ikmali yapıldı”. Milli Savunma Bakanlığı, gelişmeyi sosyal medya hesabından duyurmuş, ardından ajanslarda, gazetelerde haber olmuştu.

Habere ilişkin sorulacak çok soru var. Birkaçını sıralayalım: ABD’nin Karadeniz’de ne işi var? Karadeniz semalarında niçin savaş uçağı uçuruyor? ABD’nin Karadeniz’de bayrak göstermek, sürekli üs sahibi olmak istemesi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni (1936) delmeye, esnetmeye çalışması, en çok Türkiye’yi zorlamıyor mu? Kumpas ve tertip davalarda Silivri zindanlarına atılan kahraman subayların ortak özelliklerinden biri de, Montrö konusundaki ödünsüz tavırları değil miydi? 2008’deki Rusya - Gürcistan savaşı sırasında, ABD’nin Karadeniz’e yönelik girişimlerine direnen denizcilerin, Silivri zindanlarına atılması tesadüf müydü? Karadeniz’e sahildar olan Türkiye, Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyesi olduğu dikkate alınırsa, ABD’nin Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO üyesi yapmak istemesi, Rusya’yı endişelendirmez mi? Bu, Türkiye’nin üzerindeki baskıyı daha da artırmaz mı? ABD’nin Karadeniz’deki diğer hedefi Türkiye değil midir? Sorular çoğaltılabilir elbette.

Asıl mesele, Türkiye’nin tutumu. ABD ile Rusya; Atlantik ile Avrasya; diplomatik ve askeri ilişkileri ile ticari ilişkileri ve enerji bağımlılığı; Soğuk Savaş kalıntısı ezberler ile dünyanın yönelimi arasındaki ikilem, Türkiye’yi zorluyor. Türkiye; ne sağlıklı, sürdürülebilir bir denge tutturabiliyor ne de bu ikilemi, bu gerilimi yönetebiliyor. Misal; ABD ile sorun yaşamayı, yaptırımlara maruz kalmayı göze alarak Rusya’dan S- 400 hava savunma sistemi alıyor ama bu sistemi halen aktif hale getiremiyor. ABD emperyalizminin ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik saldırılarına uğruyor ama ABD Başkanı’na “dostum” demeyi, ABD ile ilişkilerin “stratejik ittifak” düzeyinde olduğunu söylemeyi sürdürüyor. Suriye meselesinde bir ABD’ye, bir Rusya’ya mesaj veriyor. 

Dış politikanın doğası 

Diplomaside hamaset olmaz. Hissiyata yer yoktur. Hakikat ve menfaat esastır. Dış politikada bir olay, bir sorun olduğunda; kuvvet, zaman, mekân, ilişki, konjonktür, sorunun boyutu, devletlerin hareket biçimi, davranış tarzı, tarafların kapasitesi dikkate alınır. Çünkü devletin çapına koşut olarak; beklenti, hedef, öncelik, çıkar, amaç, tehdit tanımı, tehdit algısı değişir. Dahası, coğrafya kaderdir, belirleyicidir. İttifaklarda etkisi büyüktür. Ortak tehdit ortadan kalkınca, ittifak varlığını korumakta zorlanır. O nedenle hızla yeni düşman, yeni tehdit arayışına girer. Bulamazsa kendisi yaratır. Tehdit tanımını değiştirir veya yeni tehdit unsurlarını öne çıkarır.  

Büyük güç ile orta ölçekli gücün dünyadaki ve bulundukları bölgedeki konumları, dünyaya ve bulundukları bölgeye bakışları farklıdır. Dünyayla ve bulundukları bölgeyle ilişkileri, öncelikleri, kaygıları, düşünce ve davranış biçimleri, hareket noktaları, izledikleri siyasetler, benimsedikleri stratejiler de farklıdır. Bu fark; ölçekleri, devlet kapasiteleri, güçleriyle ilgilidir elbette.   

Mısır’ın efsanevi lideri Cemal Abdül Nasır’ın şu sözü öğreticidir: “Büyük ve küçük devletler arasındaki ittifak, kurt ile kuzunun dostluğuna benzer. Kurdun kuzuyu yemesiyle sonuçlanır”.


Yazarın Son Yazıları