Çocukluğumuzu bile çaldılar
Barış Terkoğlu
Son Köşe Yazıları

Çocukluğumuzu bile çaldılar

23.04.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Çocukluk, insanın büyümek zorunda bırakılmadığı çağda yaşanır. Bugün 23 Nisan. Çocuk Bayramı. Cumhuriyeti kuran vizyon, ulusal egemenliğin sembolü olan günü çocuklara armağan ederek, milletin geleceğine bir yol çizdiğini göstermişti.

Peki bugün?

Bu köşeyi takip edenler biliyor. Baba tarafından Urfalıyım. TÜİK’in 23 Nisan’a doğru yayımladığı çocuk istatistiğine bakarken memleketim gözüme çarptı. Belki görmüşsünüzdür. TÜİK istatistiklerini gazeteler uyarı olarak verdi. Zira Türkiye’de çocuk nüfus oranı günden güne azalıyordu. 2025 verilerine göre Türkiye’de çocuk nüfus yüzde 24.8’e düşmüştü. Bu gidişle 2040’ta yüzde 17.9’u görecektik. İstisna ise Urfa’ydı. Zira Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre, en yüksek çocuk nüfus oranına sahip il, yüzde 43.3 ile Urfa olmuştu.

ÇOCUK ANNE PATLAMASI

İşte TÜİK rakamlarındaki Urfa mucizesini okurken ben Urfa’nın çocuklarıyla ilgili bir rapora bakıyordum. AB’nin finanse ettiği “Devletin Aile Planlaması Politikalarını İzleme Projesi” kapsamında hazırlanmıştı. Çok taze, Nisan 2026 tarihliydi. “Şanlıurfa ve Gaziantep Saha Çalışması Raporu” adını taşıyordu. Kadın ve çocuk hakları üzerine çalışan gazeteci ve araştırmacı Meltem Suat, TÜİK gibi istatistiklere bakarak değil, üç senedir sahada dolaşarak bölgenin çocuklarının halini aksettirmişti. En önemlisi aile sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık personeli ile mülakatlar yapmıştı.

Sonuç mu?

Devlet, çocukları koruma konusunda hem idari hem yargısal olarak geri çekilmiş. Hamile kalan çocuklara değil, başka tarafa bakmış. Sonuçta çocuk yaşta doğumlar sıradanlaşmış.

Sayıları vereyim.

Eyyübiye’de yüzde 18- 21, Haliliye’de yüzde 14-16, Akçakale’de yüzde 12-15, Siverek’te yüzde 10-12 arasında çocuk yaşta doğum var. Meltem Suat, çocuk hamileliği gizleme yolunu da sıralamış. Buna göre kimlik takası (yetişkin bir akraba üzerine kayıt), kemik yaşı istismarı, kuma üzerine kayıt en bilinen yöntemler. Araştırmanın detaylarına göre çocuk doğumunun bir kısmı göç kaynaklı iken bir kısmı ise göçün de katkısıyla kırsala doğru çocuk doğumunun normalleşmesinden kaynaklanıyor.

DEVLET GÖRMEZDEN GELİYOR 

15-18 aralığında olan da var, 10-15 yaş aralığında hukuken cinsel istismar suçu kabul edilenler de. Meltem Suat, sağlık personelleriyle yaptığı görüşmelere dayanarak “Gezici sağlık ekiplerinin sahadan çekilerek ‘masabaşı’ sisteme geçmesi kırsaldaki istismar vakalarını tamamen korumasız bırakmıştır” tespitine yer vermiş. Şu satırlar çok çarpıcı: “Saha çalışmasında, 70 yıl boyunca hiçbir resmi kaydı yapılmamış, ‘hukuken var olmamış’ bireylerle karşılaşılmıştır. Bu durum, devletin kayıt sistemindeki devasa boşluğun kanıtıdır.”

Araştırma, çocuk istismarı davalarına yer vermiş. Buna göre kentte son iki yılda 1008 dosya açılmış. Dosyaların büyük çoğunluğu ise tavsıyor. Araştırmaya göre yüzde 54.8’i soruşturma aşamasında bekliyor. Yüzde 21.8’i yani beşte biri mahkemeye taşınmış. Yüzde 22.2’si hakkında ise rıza veya şikâyet yok denerek takipsizlik kararı verilmiş. Yani yargı yarattığı “cezasızlık ekosistemi” ile çocuk doğumunu olağanlaştırmış.

Sonuç olarak...

“Nüfus artışını sayısal başarı olarak gören” model, çocuk gebelikleri görmezden gelmeyi beraberinde getirmiş. Rapor, ortaya çıkan tabloyu rastlantısal bir hizmet aksaması değil, sistematik olarak idari ve yargısal geri çekilmenin sonucu olduğunu söylüyor: “Sağlık Bakanlığı’nın son 6 yıldır aile planlaması materyallerini kesmesi ve mobil sağlık ekiplerinin kırsal denetimlerini ‘masa başı’ faaliyetlere indirgemesi, bölgedeki çocuk gebeliklerini kamusal denetimin dışına itmiştir. Bu durum ensest ve çocuk istismarı vakalarının aile içinde gizlenmesine (kimlik kaydırma, evde doğum vb.) olanak sağlayan bir ‘koruma kalkanı’ işlevi görmektedir.”

ÇOCUK GÖZÜNDEKİ YAŞLILIK

Raporu okuyup bitirdikten sonra sahadaki araştırmacı Meltem Suat’ı aradım. Her şeyi şöyle özetledi: “Şanlıurfa ve Gaziantep’in tozlu köy yollarında, ‘gezici sağlık ekipleri’nin uğramayı bıraktığı o ‘gri bölgelerde’ dolaşırken şunu anladım: Burada devlet, 1983’te kendi çıkardığı Nüfus Planlaması Kanunu’nu bir hayalete dönüştürmüş. Aile sağlığı merkezlerindeki o boş dolaplar sadece ‘doğum kontrol aracı’ eksikliğini değil, devletin kadın ve çocuk sağlığından elini nasıl çektiğini anlatıyor.”

Rakamların ardına gizlenen vakalar onu duygusal olarak sarsmış: “Sahada karşılaştığım en sarsıcı şey, 14 yaşındaki bir kız çocuğunun kucağındaki bebeğe bakarken gözlerinde gördüğüm o ‘yaşlılık’tı. Resmi kayıtlara göre o çocuk ya hiç yok ya da kâğıt üzerinde 30 yaşında bir kadının ‘ikinci kimliği’. Kırsalda kimlik hırsızlığı bir suçtan ziyade, bir ‘hayatta kalma ve suçu gizleme’ mekanizmasına dönüşmüş. Annesiyle aynı kimliği paylaşan, kendi kardeşini doğuran ama ‘babasının ilk eşi’ üzerine kaydedilen çocuklarla konuşurken Ankara’daki istatistiklerin ne kadar büyük bir yalan olduğunu iliklerime kadar hissettim. ‘Urfa olmasa nüfusumuz artmaz’ diyenlerin, o artan nüfusun kaçının 13-14 yaşındaki çocukların omuzlarına yıkılan bir enkaz olduğunu görmesi gerek.”

Çocuklara gelecek çizerek kurulan Cumhuriyet’in sonbaharının geldiği nokta böyle...

Bir yandan nüfus planlaması düşman ilan edildi. Yerine “en az 3 çocuk” sloganı, doğum teşvikleri vaatleri kondu. Sağlık sistemindeki aile planlaması birimleri, kürtaj imkânları yok edildi. İşin ilginci çocuk nüfus artacak sanılıyordu. Aksine... Yoksullaşmış, güvencesizleşmiş, geleceksizleşmiş toplum çocuk doğumundan kaçtı. Bu eğreti tablonun bedelini ise Urfa’nın kırsalı ödedi. Devletin elini eteğini çektiği kırsalda çocuk gebeler olağanlaşırken, dosyaların takipsizlikle kapatıldığı, sağlık sisteminin sırtını döndüğü çocuk gebeler; aile içinde “onur” diyerek sessizlik duvarlarına hapsedilen ensest vakaları patladı. Cumhuriyetin geleceği emanet ettiği çocukluğun hali bu.

Cumhuriyetin eşitlik düzeninin yerini imtiyazların aldığı rejimlerde çocuk gibi olabilmek bile bir ayrıcalıktır.