Realite, AKP rejimini bir kez daha darp etti. AKP Türkiye’sinin “yakın dostu” Suudi rejimi yanına Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliği’ni de alarak AKP Türkiye’sinin, “nefes borusu” (Yusuf Kaplan) Katar’ı ekonomik ve siyasi ablukaya aldı. AKP Türkiye’sinin payına da stratejik derinlikte boğulma riski kaldı.
Fantezi ve gerçek
Siyasal İslamın liderliğinin fantezisine göre, Osmanlı mirası, AKP Türkiye’sine, Sünni Müslüman dünyaya liderlik etme, 900 milyon mazlumu temsil etme, böylece dünyada söz sahibi olma olanağı veren bir stratejik derinlik anlamına geliyor.
Gerçekteyse, Sünni Arap dünyası, Osmanlı deyince, talan, baskı, şiddet, aşağılanma, İngiliz emperyalizmiyle iş birliği yaparak isyan ettiği bir yönetim anımsıyor. Dahası, Sünni Arap dünyasında, gerçekten stratejik derinliğe sahip bir başka ülkenin, Suudi Arabistan’ın kendi hegemonya projesi var.
Suudi Arabistan’ın stratejik derinliği, petrol ve gazdan, ABD ve İngiltere ile çok sıkı ilişkilerinden, İslamın Vahhabi yorumunun üzerindeki tekelinden, Osmanlı’nın aksine Arap dünyasının parçası olmasından kaynaklanıyor.
Dahası Suudi rejimi kritik bir dönüm noktasında. Ekonomik geleceği enerji piyasalarındaki gelişmelerden, genç deneyimsiz bir liderin başlattığı ekonomik reformların toplumsal etkilerinden kaynaklanan risklerle karşı karşıya. Batı’ya açılmaya başlayan, Suriye ve Irak’ta etkisini arttıran Şii İran’ı ve Vahhabi düşüncenin ürettiği El Kaide, IŞİD gibi canavarlar da siyasi geleceğini tehdit ediyor. Avrupa’da, IŞİD’in sıklaşan saldırıları, dikkatleri, İslamcı terörizmin ideolojisi, İslamın Vahhabi yorumunun kaynağı Suudiler üzerinde yoğunlaştırıyor. Bu koşullarda Suudi rejimi, Sünni Arap dünyasında bir hegemonya kuramazsa kendini koruyamayacağını düşünüyor.
Hegemonya hareketleri
Suudi rejimi, bu hegemonya atılımında, Katar rejiminin, hemen her cephede karşısına çıktığını görüyor; Asharq Al Awat’ta, Salman Al Dossary’nin deyimiyle Katar’ın “Körfez ülkelerinin, bölgenin güvenliği ve istikrarı pahasına, bölgesel güç olmaya çalıştığını” düşünüyor. Suudi rejimi, Katar’ın İran’la askeri- diplomatik ilişkilerinden, Vahhabi ideolojisinin İslam dünyasındaki etkisini tehdit eden Müslüman Kardeşleri, Hamas’ı korumasından, El Cezire gibi yayınların Suudi rejimini İsral ile işbirliği yapmakla suçlamasından, Suriye’de Kuzey Afrika’daki El-Kaide türü örgütlerle ilişkisinden son derecede rahatsız. Katar rejiminin, Irak’ta avlanırken tutsak alınan bir kraliyet ailesi grubunu El Kaide’nin, İran’lı milislerin aracılığıyla kurtarmak için toplam 1 miyar (!) dolar fidye ödemesi bardağı taşıran son damla olmuş (Financial Times, 05/06/2017).
Foreign Policy’den Simon Handerson’a göre, Suudi rejiminin Katar’a sınırlarını, hava sahasını, denizden transit geçiş yolunu kapatması bir bölgesel büyük savaş için mükemmel bir casus belli yaratıyor. Katar Emiri’nin Suudi hanedanına hakaret eden sözlerine ilişkin “Fake news”, “Hacking” iddiaları Rusya’yı bu fırtınanın içine çekiyor. İran meclisine, Humeyni’nin mezarı civarındakilere yönelik saldırılar, Katar krizinin tırmanmaya devam ettiğini düşündürüyor.
Siyasal İslamı (Müslüman Kardeşler, Hamas), cihatçı çeteleri desteklemesi, hem ABD hem İran’la iyi geçinmeye çalışması, dev bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapması, Katar’ın da Türkiye gibi bütün iskemlelere birden oturmaya çalıştığını, boyunu çok aşan liderlik hevesleri olduğunu gösteriyordu. Bu hevesler, bölgede çok daha büyük kaynaklara, uluslararası ilişkilere sahip Suudi rejiminin yaşamsal gördüğü çıkarlara çarpınca sönmeye başladı.
Bu gelişmeler, AKP Türkiye’sinin dış politikasını bir kez daha mercek altına aldı; AKP rejiminin iktidarsızlığını, artmakta olan tehlikeli yalnızlığını da gözler önüne serdi. Şimdi, panik, paranoya: “Katar giderse, Türkiye gider” filan...
Katar, nereye kadar?
Yazarın Son Yazıları
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.