Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’da başkanlık seçimlerini, eski asker, Jair Bolsonora, faşist politikaları savunarak kazandı. Dünyanın en büyük askeri gücüne sahip ABD’de faşist ideoloji, terörist eylemlerle, potansiyelden kinetik aşamaya geçmeye başladı. İki gelişmenin arkasında, geçen hafta İtalya bağlamında vurguladığım “uğursuz diyalektik” yatıyor.
Brezilya’da büyük felaket
Brezilya derin bir ekonomik krizin içinde. İşçi Partisi, bu krizi derinleştiren neo-liberal kemer sıkma politikalarıyla halkı bezdirdi. Bir toplum projesinden yoksun, sosyal demokrat İP zamanla yolsuzluklara batmıştı, giderek artan oranda halkın öfkesinin hedefi oluyordu. Bu ortamda, derin dini duyarlılıklara sahip Brezilya’da, faşistler, alt ve orta sınıfları içinde İP’yi adeta, mala mülke düşman komünistler olarak sunmaya, askeri diktatörlük dönemine dönük bir nostaljiyi beslemeye başladılar.
Bolsonara, parlamentoda, korporatist ekonomik programa sahip küçük bir partinin başkanıydı. Yeniden vaftiz olarak evanjelik hareketine katıldıktan sonra başkan adaylığını açıkladığında artık, Bolsonara’nın, askeri diktatörlük rejimi için “yeteri kadar solcu öldürmediler” diyen, sosyalist partileri yasadışı, Topraksız İşçiler Hareketi ve Evsiz İşçiler Hareketi gibi örgütlenmeleri terörist ilan edeceğini söyleyen, polisin suçlulara karşı daha acımasız davranması gerektiğini savunan, Amazon ormanlarında madenciliğe, elektrik santrallarına yeni alanlar açmak isteyen görüşleri toplumda karşılık bulmaya başlamıştı. Bolsonara, seçimler yaklaştıkça korporatist görüşlerini terk ederek, özelleştirmelerden, devlet bürokrasisini temizlemekten söz etmeye başladı. LGBT düşmanı, Trump’ı örnek aldığını söyleyen Bolsonara, silah sahibi olmayı kolaylaştırmak, eğitim sistemini de çocukları zararlı düşüncelerden koruyacak biçimde değiştirmek istiyordu.
Bolsonaro, Brezilya’nın asker-sınai kompleksinin desteğiyle seçildikten sonra mali piyasalar çok hoşnut. Liberal/ sosyal demokratlar da, “Brezilya’da yargı bağımsız, fazla ileri gidemez” inancıyla avunuyor, “otoriter neoliberalizm” gibi saptamalarla faşist tehlikeyi azımsamaya devam ediyorlar.
Potansiyelden kinetiğe
ABD’de aşırı sağcı bir adam Yüksek Hâkimler Kurulu başkanlığına seçildi, geçen hafta Demokrat Parti’den, Obama, Clinton gibi önde gelen isimlere; Trump’ın Yahudi düşmanlı söylemleri içinde sık sık andığı Soros’a postayla bombalı paketler gönderildi. Kentucky’de iki siyah öldürüldü, siyahların gittiği kilisenin kapısı zamanında kapatıldığından, ölü sayısı artmadı. Cuma günü bir faşist Pittsburg’da sinagoga otomatik silahlara saldırdı, 11 kişi öldü 20’den fazla kişi yaralandı. Amerika’da polis kayıtları 2016 yılında Yahudi düşmanı saldırıların önceki yıllara göre yüzde 50, 2017’de yüzde 60 arttığını gösteriyor. Bu gelişmeler, son faşist terörist saldırılarla birlikte, güçlü bir yükselme eğilimine işaret ediyor.
ABD hegemonyası gerilerken, ekonomik krizin tahribatı, Amerikan halkında, belirsizlik, güçsüzlük, “güzel günlere” yönelik nostalji duyguları uyandırıyordu. Trump, başkanlık seçimlerini Irkçı, yabancı düşmanı söylemiyle bu duygulara dillendirerek kazandı. Trump başkan olduktan sonra, onun ırkçı, çeşitli kod sözcüklerle ifade edilen Yahudi düşmanı görüşleri faşist hareketleri cesaretlendirdi. Trump’ın söylemindeki potansiyel şiddet de giderek, kinetiğe, gerçek şiddet eylemlerine dönüşmeye başladı.
Faşizm ve demokrasi
Liberal/sosyal demokrasi, ekonomik krizlere çare üretemeyince, faşizmin yeniden canlanma, iktidara ulaşma sürecine uygun ortam oluşuyor. Tarih, faşizmi, başlangıçta demokratik araçlarla geriletmek olanaklıyken, kritik eşik geçildikten, halkın gözünde faşist ideoloji normalleşmeye başladıktan sonra, bu araçların yetersiz kaldığını gösteriyor. Faşist ideolojinin bileşenlerinin, adeta “yüzde 99”u halkın, istikrar, huzur, dayanışma, yoksulluktan kurtulma, toplumda saygı görme arzularına, egemen sınıflara karşı öfkelerine cevap veren taleplerden oluştuğundan salt, ekonomik çıkarlara odaklanan bir karşıt söylem, durdurmaya yetmiyor.
Geride kalan “yüzde 1”, bu arzulara, taleplere yol açan sıkıntıların nedenlerini, kapitalizme değil yabancı (temizlenmesi gereken) unsurlara (Yahudiler, göçmenler, farklı ırktan olanlar, eşcinseller) göndermeyle tanımlayan önerilerden oluşuyor. Faşist hareket demokratik ortamda bu yüzde 99’u, “yüzde 1”i normalleştirmek için kullanıyor. Ekonomik kriz, liberal/sosyal demokrat hükümetlerin beceriksizliklerini sergiledikçe bu normalleştirme güçlenmeye devam ediyor. Faşist liderlikler bu normalleşme üzerinde iktidara geldikten sonra, önce devleti sonra da, liberal demokrasiyi, demokratik direniş olanaklarını, projelerine uygun biçimde, üstelik “millet bunu istiyor” iddiasıyla, adım adım yok ediyorlar.
Uğursuz diyalektik-II
Yazarın Son Yazıları
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.