‘AKP varken AB bizi almaz’ iddiasının anlamı ve anlamsızlığı

29 Haziran 2021 Salı

Bazı “önemli” siyasilerimizin, “AKP iktidarda oldukça Türkiye AB’ye giremez (alınmaz)” dediklerini görüyorum. Bu değerlendirme, bazı doğruları yanında, bazı çok önemli yanlışları da içeriyor.

Evet, AKP üst yönetimi (ve zihniyeti) zaten AB’ye girmek istemiyor, siyasal İslamcı yapılanmayı Atatürk Türkiyesi’ne karşı ideolojik hedeflerine yönelik uygulamaları son 19 yıldır bunun çok açık göstergeleridir.

Laiklikten kadın-erkek eşitliğine, çağdaş uygarlık değerlerinden katılımcı demokrasi ilkelerine kadar “AKP kendisine çok farklı bir yol çizmiştir”. Sosyal, siyasal ve kültürel olarak Avrupa’nın yaşam tarzı ile siyahla beyaz kadar çekişme ve çatışma içindedir. Varsayalım ki hiç olmayacak şey ama AB, iktidardakilere gelin dese bile “yandım Allah deyip kaçacak yer aramaya koyulurlar”.

AB, “AKP açısından” sadece “taktik olarak” kullanılan bir kaldıraçtır. FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında AB’nin (ve Avrupa’nın) bıyık altından nasıl güldüğünü ve AKP’nin “yanında” yer aldığını, kesinlikle akıldan çıkarmamak gerekir.

AKP, “Avrupalı” değil, ara sıra da olsa “Avrupacı” olmuştur. Neo-liberaller, ikinci cumhuriyetçiler ve göstermelik Kürt açılımı sürecinde “Avrupacı” kimliğe, taktik olarak bürünmüştür. Avrupa’yı gerektiğinde inilecek “tramvay istasyonu” olarak görmüştür. Geriye dönüp 1999’da Kemal Derviş ve İsmail Cem “ekolünün” Başbakan Ecevit’i, “İçime sindiremedim ama imzalamak zorunda kaldım” diyecek duruma getiren hat, aslında siyasal İslamın yolunu da açtırıyordu.

ABD’nin BOP’una karşı direnen Ecevit, böylelikle tasfiye ediliyordu. Bu ironik olayı, “Avrupalı” ve “Avrupacı” arasındaki keskin farkı göstermek için verdim. 1999’da Ecevit’in içine sindiremediği şey, “Batıcılık” konusunda Özal ve Tansu Çiller’in sürüklendikleri çizgiye kendisinin de “itilmek” istenmesiydi. Ve koalisyon ortağı Bahçeli “beklenmedik” bir biçimde, 14 Temmuz’da Ecevit koalisyonunu dağıtarak AKP’nin yolunu, ters köşeden attığı golle açtı.

“Avrupacılığı” mıhlayan, 2004 yılında AKP’nin imzaladığı “çerçeve anlaşması” oldu. İşin amatörü olan ve Türkiye-AB ilişkilerini “internetten izleyen” çevreler ise bu anlaşmayı AB yolunu açan bir belge sanırlar! Bilgisizlik ve aptalı oynamak iç içe geçince, kimin neyi, niçin söylediği de anlaşılmaz hale geliyor. Rahmetli Mustafa Koç, bu nedenle ısrarla “AB ile ilişkileri gözden geçirmeyi” savunuyordu. Aptalı oynayanlar onu duymak istemediler, bu köşemde yazmıştım.

VE İŞİN DOĞRUSU

- AKP gitse de Türkiye’nin AB üyeliği bundan sonra kesinlikle söz konusu değildir, başta ne Almanya ne de Fransa istiyor.

- Türkiye tabii ki Avrupa ile iktisadi, siyasi ve kültürel ilişkilerini geliştirmelidir. Büyük “ortak çıkarlarımız” söz konusudur. Türkiye ile AB arasında siyasi, iktisadi ve kültürel ilişkilerin karşılıklı olarak “dengeli bir biçimde” geliştirilmesi, Türkiye’de katılımcı demokrasinin kurulmasına bağlıdır. Yoksa iktidarlar AB ve Avrupa’yı, “geçilecek bir tramvay istasyonu” olarak görürler. İnsanımızın AİHM’den medet umar hale düşürülmesi ne acı.

Türkiye-AB ilişkilerini 70’li yıllardan bugüne kadar Ecevit, Demirel, Erbakan, Özal, Çiller, Karayalçın, Yılmaz, Perinçek ve Gül ile “aynı masada baş başa oturarak konuşmuş, görüşmüş ve çok kere dişe diş tartışmış bir akademisyen olarak” bunları yazıyorum. Zaten siyasilerle yaptığım bu görüşmeleri beş ciltlik “Hayatım Avrupa” ve “Yolumun Kesiştiği Ünlüler” kitaplarımda da ayrıntılı bir biçimde kaleme aldım. (*)

R. Tayyip Erdoğan, Avrupa ile ilişkileri konuşamadığım tek istisna oldu. Bundan sonra da bu şansı bir akademisyen olarak elde edeceğimi hiç sanmıyorum! Dostum Alev Coşkun’un kulakları çınlasın, İnönü ile hiç karşılaşmadım...


(*) 1) Hayatım Avrupa, 5 kitap dizisi, 2008, Cumhuriyet Kitapları

2) Yolumun Kesiştiği Ünlüler, 2018, Kırmızı Kedi


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları