İnadına Utanalım
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

İnadına Utanalım

15.12.2025 08:46
Güncellenme:
Takip Et:

Bu topraklarda uzunca bir süredir tuhaf bir hava dolaşıyor: Utanmamak, yeni bir erdem gibi sunuluyor. Pişkinlik “özgüven”, kabalık “doğruculuk”, hoyratlık “açık sözlülük” diye pazarlanıyor. Hannah Arendt’in cümlesi sanki tam bu iklim için söylenmiş: “Acı gerçek şu ki, kötülüğün büyük kısmı, iyi ya da kötü olmaya asla karar vermemiş insanlar tarafından yapılır.” Kötülük, çoğu zaman şeytani yüzlerden çok “tarafsızlık” kılığındaki kayıtsızlıktan besleniyor.

Tam da bu yüzden, aynı kelimeleri tersinden kurma ihtiyacı hissediyorum: “Utanmıyoruz” diyenlerin çağında, biz inadına utanalım. Ve bu utancı üç kelimede topluyorum: Vicdan, hafıza, sorumluluk.

Vicdan

Vicdan, kimsenin bakmadığı anda kendimize tuttuğumuz aynanın adıdır. Gündüzün gürültüsü içinde bastırdığımız, “herkes böyle yapıyor” diye susturduğumuz ince sızı; gecenin bir yerinde ısrarla kapıyı çalan ses. Gün boyu ihmal, adaletsizlik, yok sayılan hayatlar içeren haberler görüyoruz; bir cümlenin altına saklanmış kayıplar, tek satırlık “gereken yapılmadı” ifadeleri… İçimizde bir yer kısaca sızlıyor, sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Geçim derdi, yorgunluk, tükenmişlik elbette gerçek; ama tam o anda içimizden başka bir soru yükseliyor: “Bütün bunlar olurken ben neredeydim? Ne yaptım, neyi bilerek yapmadım?” Carl Gustav Jung, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmeden tamamlanamayacağını hatırlatır: “Gölge düşürmeden nasıl var olabilirim? Bütün olabilmek için karanlık bir yanımın da olması gerekir.” Vicdan, bu gölgeye bakma cesaretidir. Utanmazlığın dili ise vicdanı yük gibi sunar, yüz kızarmasını zayıflık, özrü kayıp sayar. Oysa yanlışını görebilen, yüzleşebilen insan değişebilir; kendi karanlığını hiç görmeyen yerinde sayar.

Hafıza

Bu coğrafyada hafızayla sürekli pazarlık hâlindeyiz. Çok acı gördük, çok söz duyduk, çok yalan dinledik; ardından hepsinin üstünü yeni bir “gündem” örttü. Zaman geçtikçe tartışmalar değişiyor, kelimeler yenileniyor; dünün en yakıcı anları yavaş yavaş arka raflara kaldırılıyor.

Oysa hafıza, utancın kayıt defteridir. Oraya ne kadar çok isim, tarih, hikâye işlersek, aynı duvara aynı yerden çarpma ihtimalimiz o kadar azalır. Hatırlamak, yalnızca duygusal bir “geçmiş özlemi” değil, unutmaya karşı verilen mücadeledir. Adına “normalleşme” dediğimiz pek çok hâl, aslında bu mücadeleden sessizce vazgeçmenin adıdır. Unutmanın kısa süreli konforuna sığındıkça, bedelini gelecekte aynı acıların farklı kılıklarda yeniden karşımıza çıkmasıyla ödüyoruz. Hafızası zayıflamış bir toplum, bir yerden sonra utanma yetisini de kaybeder; ne yaşandığını, kimlerin bedel ödediğini unutan bir toplulukta vicdanın yön bulması neredeyse imkânsız hâle gelir.

Sorumluluk

Bir şeyler kötüye gittiğinde çabucak sarıldığımız cümle belli: “Onlar bu hale getirdi.” Evet, “onlar” var; karar vericiler, iktidar sahipleri, büyük güç odakları. Ve elbette ağır hataların sahiplerinden hesap sorulmalı. Ama yalnızca “onlar”ı işaret ettiğimiz her yerde kendimizi güvenli bir köşeye yerleştiriyoruz: “Benim bir payım yok; ben sadece seyircisiyim.”

Oysa sorumluluk, yalnızca büyük siyasi kararların içinde dolaşmaz; apartman merdiveninde, iş yerinde, okulda, sokakta, ekranda ve klavyenin ucunda da dolaşır. Haksızlığa uğrayan birini görüp görmezden geldiğimiz anı, kırıcı bir cümleye “bana dokunmasınlar da” diyerek sessiz kaldığımız anı, bile bile yanlış bir işleyişe “şimdilik idare edelim” diye razı oluşumuzu düşünelim. Bunların her biri, büyük resmin küçük ama belirleyici parçalarıdır.

Erich Fromm, modern insanın özgürlükle kurduğu gerilimli ilişkiyi anlatırken şöyle der: “Özgürlük, modern insana bağımsızlık ve akıl kazandırmış olsa da onu yalnız, kaygılı ve güçsüz bırakmıştır.” Bu yalnızlık ve güçsüzlük duygusu, sorumluluktan kaçmayı çoğu zaman konforlu bir refleks hâline getirir. Sanki her şey bizden bağımsız olup bitiyormuş gibi davranmak, kişisel alanımızı koruyan görünmez bir zırh gibi gelir. Oysa sorumluluk, herkesi kahraman olmaya çağırmaz; yalnızca şunu fısıldar: “Bu hikâyenin tamamen dışında değilsin.”

Ve şimdi baştaki cümleye gelelim.

Utanalım.

Çünkü utanma duygusunu yitirdiğimiz gün, geriye insanlığımızdan çok az şey kalacak. Bu cümleyi, “Utanmıyoruz!” diyenlerin karşısına bir öfke sloganı olarak değil, içe yönelen bir çağrı olarak bırakıyorum; kendimize ve birbirimize…

Yüzümüz kızarabiliyorsa hâlâ, değişme ihtimalimiz de var demektir. “Ben de bu hikâyenin içindeyim, hiçbir şeyden muaf değilim” diyebildiğimiz anda sorumluluk yeniden kök salmaya başlar. Çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp bir gün “Elimizden geleni yaptık” diyebilmek istiyorsak, bugün yapmadıklarımızın hesabını önce kendimize vermek zorundayız.

Belki de bu ülkede yeni bir cümleye ihtiyaç var: Meydanlarda değil; evde, okulda, iş yerinde, sayfalarda, masalarda, dost meclislerinde yankılanacak bir cümleye: “Utanmıyoruz” diyenlerin çağında, biz inadına utanalım.

Ki geriye, insanlığımızdan gerçekten kayda değer bir şey kalsın.

Yazarın Son Yazıları

İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025