Çocukluk yıllarımda anımsadığım bir olaydır; Dükkân komşumuzun atölyesinden gelen feryat figan bir çocuk sesi ile irkildik. Babam, komşunun işyerine koşarken ben ve kardeşim de peşinden gittik. Komşumuz, küçük oğlunu dövüyordu. Babam, komşumuzu azarladı! Çocuk ağlamıyordu! Ama gözlerindeki “nefreti” ve yüksek sesli iç hırıltısını bugün gibi anımsıyorum.
Bu çocuk, yıllar sonra, adı şiddetle ve yasadışı olaylarla anılan acımasız bir insan oldu! Ve bu çocuk bugün de cezaevinde!
Yıllar sonra, bir akşam, İstanbul Gümüşsuyu’nda bir adamın feryat, “imdat” sesleri ve peşinde onu kovalayan bir çocuğu gördüm!
Yanımdaki arkadaşım, “Güzelim İstanbul ne hale geldi. Bu çocuk uyuşturucu bağımlısı olmalı. Adamdan para istemiş, o da vermeyince peşine düşmüş olmalı. Bu tür olaylara çok sık tanık oluyoruz” dedi.
Üniversite yıllarımda, ülkemizin en değerli sosyologlarından biri olan hocam Prof. Dr. İbrahim Yasa, “toplumsal şiddet” konusunu işliyordu. Sözlerinden aklımda kalan en önemlisi: “Çocukluğunda anne babasından dayak yiyen çocuk, büyüdüğünde önce eşini sonra da çocuklarını döverse kimse şaşırmamalı!”
Ben ve kardeşim, ne annemizden ne de babamızdan “fiske” yiyerek büyüdük. Bizler de çocuklarımızı dayakla terbiye etmedik!
ÇÖKÜŞ SÜRECİ
Yine çocukluk yıllarımı anımsıyorum. “Büyük aile” düzeni içinde yaşadık. Büyükbaba ailenin temel direği idi. Annem ile yengemiz “öz kardeş” gibiydiler. Biz, “amca çocukları” olarak “öz kardeşler” olarak yaşadık. Belki de “esnaf çocukları” olarak “birlikte emek verip birlikte ve eşit koşullarda yaşama” kültürünü içselleştirdiğimiz için sevgi ve saygıyla yaşadık.
Yıllar sonra, yaşadığımız kentte ve ülkemizde, hızla artan nüfus, ülke yönetimlerinde görev üstlenen kimi “siyaset tüccarlarının” yanlışları ile “ekonomik, toplumsal ve kültürel” bir çöküş sürecine girdik! Önce “siyaset aktörleri” eliyle “siyasal kutuplaşmalar” içine sürüklendik!
Ekonomik düzendeki yanlışlar, toplumsal düzenimizde de ayrışmalar oluşturdu! Bir yanda “sürekli yoksullaşma” diğer yanda siyasal gücün neden olduğu “sürekli zenginleşme” ve bu haksız düzenin oluşturduğu toplumsal bozulma!
‘GÜÇLÜYE SIĞINMA ÇARESİZLİĞİ’
Bir yanda lüks yapılar, köşkler, öte yanda kentlerin ücra köşelerinde oluşan “gecekondu” düzeninde yaşamaya çalışan yoksullar!
O yoksul mahallelerde toz toprak içinde yaşanan çocukluklar!
Türk filmlerinde birçok örneklerini gördüğümüz sahneler!
Ardından gelen ve her dizesiyle yoksulu ağlatan “yakınma ve isyan” türküleri! Yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik ve insanca yaşama olanaklarından yoksun kalanların “güçlüye sığınma” çaresizliği!
Kirli yollardan zenginleşenlerin fedailiğine boyun eğen ve “insani saflığını” yitiren, gerektiğinde ölen ya da öldüren, “yaşarken çürüyen insanlar”!
Bu kirli süreç içinde kirlenmemek olası mı?
Kamuda görev üstlenenler, “kamu düzeni” için görev alanlar da zamanla kirlendiler! Uyuşturucu ticaretine boyun eğdiği için “kirlenen nice kamu görevlileri” geliyor aklıma! Kimileri öldü, kimileri cezaevlerinde, kimileri paçayı sıyırmış, bir gün çarpacakları “adalet duvarını” bekliyorlar!
Ya eğitim düzenimiz? Aklı, Yaradan’ın verdiği yetenekleri kullanabilen insanımız, ülkemizi geliştirecek, güçlü bir hale getirecek kadar yeterli mi? Yeterli olsa, hayatın her alanında hak etmedikleri yerlerde olan takozlara kurban olur muyduk? O güzel insanlar yurtlarını terk ederek başka toplumlara hizmet verirler miydi?
İnandığını söylediği dinin kutsal kitabını okuma zahmetine bile katlanmayan sahtekârların yalanlarıyla toplum uyutulup uyuşturulabilir miydi? Hıristiyan din adamları, zamanın derebeyleriyle “iş ortaklığı” kurdukları ve “cennetten arsa sattıkları” için İslam dininde ruhban sınıfı yasaklanmadı mı? Öyleyse dün üzerinden “kirli ticaret” yapan, bu yolla zenginleşip sonra “miras kavgası” içine düşenler ne arıyorlar bu ülkede?
Bilim ve teknolojiye “haram” diyenlerin elindeki cep telefonları hangi din kardeşlerimizin eseridir? Hangisi MR cihazını üretti?
Şimdi, aynı kafaların dört yaşındaki çocuğa dinini öğretmesi mümkün mü? Çocuğuna “dini telkinde bulunmak” anne-babanın görevi ve hakkı değil mi?
Ve bu koşullarda; “teknoloji hasreti” duyan o çocukların eline, başkalarının ürettiği ve yönettiği, vurdulu kırdılı, öldürmeyi anlatan “özel imalat” çizgi filmleri verirseniz, nasıl bir sonuç alacağınız belli değil midir?
Birileri çıldırttılar çocuklarımızı! Farkında mısınız?
MUSTAFA KÜPÇÜ
YAZAR