Şiddet, Türkiye’de artık tekil bir davranış değil; dilde kurulan, kültürde beslenen ve kurumlarda derinleşen yapısal bir sorundur. Okullarda artan şiddet olayları -öğrenci saldırıları, akran zorbalığı, dış müdahaleler ve kamuoyuna “okul baskını” olarak yansıyan vakalar- bu yapının en kırılgan yüzünde ortaya çıkmaktadır. Eğitimdeki bu sertleşme, aslında daha geniş bir siyasal ve toplumsal çözülmenin yansımasıdır.
Şiddetin ilk üretim alanı dildir. Televizyon ekranlarında özellikle sabah kuşağında normalleşen aşağılayıcı üslup, insan onurunu hiçe sayan konuşmalar ve teşhir kültürü, toplumsal davranış kalıplarını yeniden üretmektedir. Şiddet, yalnızca fiziksel değil; sözlü ve psikolojik boyutlarıyla da yaygınlaşmaktadır. Bu dilin sürekli tekrar edilmesi, çocukların dünyasında saygı kavramını aşındırmakta ve güç gösterisini meşru hale getirmektedir.
Bu kültürel zemine sosyal medya eklenmektedir. Takipçi sayısının değer ölçütü haline geldiği bir ortamda çocuklar, görünürlük üzerinden kimlik inşa etmektedir. Ailelerin çocuklarını birer “gösteri nesnesi” haline getirmesi, duygusal bağların yerini performatif ilişkiler almaktadır. Bu durum, çocuklarda derin bir ilgi ve aidiyet eksikliği yaratmaktadır.
Ekonomik koşullar ise bu süreci hızlandıran temel faktörlerden biridir. Uzayan çalışma saatleri, geçim kaygısı ve sosyal güvencesizlik, aile içi iletişimi zayıflatmaktadır. Sabah erken saatlerde evden çıkıp akşam geç dönen ebeveynler, çocuklarıyla nitelikli zaman geçirememektedir. Erken yaşta bakım kurumlarına bırakılan çocuklar, güven duygusunu eksik geliştirmekte; çoğu zaman bu eksiklik ilerleyen yıllarda öfke ve saldırganlık olarak ortaya çıkmaktadır.
LİYAKAT EROZYONU
Liyakat erozyonu bu sürecin merkezindedir. Eğitim sistemi dahil olmak üzere kamu kurumlarında ehliyet yerine sadakatin ön plana çıkması, adalet duygusunu zedelemektedir. Adaletin olmadığı bir ortamda kurallar değil, güç belirleyici olur. Bu anlayış, okullarda doğrudan karşılık bulmaktadır. Öğrenciler, öğretmeni bir otorite figürü olarak değil; sistem içinde değersizleştirilmiş bir unsur olarak algılar
Öğretmenlik mesleğinin karşı karşıya olduğu sorunlar bu tabloyu derinleştirmektedir. Müfredatlar istikrarsızlığı, güvencesizlik, düşük motivasyon, idari baskılar öğretmen niteliğini zayıflatmaktadır. Okul yönetimlerinin liyakatten uzak belirlenmesi ve pedagojik içeriğin zayıflaması, eğitim fakültelerinin yetersizliği, tabloyu giderek karamsar hale getirmektedir. Saat uygulaması da bu tablonun içeresindedir. Sabahın karanlığında okula gitmek zorunda kalan çocuklar korku ve güvensizlik duygusunu artırdığı gibi biyolojik ritim bozulması dikkat, öğrenme kapasitesi ve genel ruh hali üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Bu durum öfke kontrolünü güçleştirmektedir.
Kültürel üretim alanı da bu süreci beslemektedir. Dizi ve film içeriklerinde sürekli tekrarlanan şiddet dili, silahın ve güç kullanımının yüceltilmesi, çocuklar için bir rol model haline gelmektedir. Şiddet, yalnızca normalleşmemekte; aynı zamanda cazip bir seçenek olarak sunulmaktadır. Gösteriş odaklı yaşam biçimi, tüketim baskısı ve sürekli değişen gündem, bireylerde stres ve tahammülsüzlüğü artırmaktadır. Sonuç olarak siyasal dil, ekonomik baskılar, medya etkisi ve eğitim sistemindeki yapısal sorunların birleşimidir. Şiddet bir sonuçtur. Onu doğuran koşullar değişmeden bu sonuç ortadan kalkmayacaktır.
NECDET ADABAĞ
YAZAR