“Utanç verici”, “haince”, “Putin’in kuklası”. Bu ifadeler, pazartesi günü Helsinki’de yapılan Trump-Putin zirvesinde, Trump’ın bir rakip ülkenin liderinin önünde kendi istihbarat örgütlerine güvensizliğini belirtmesinin ardından, Washington Post, New York Times, Politico, Wall Street Journal gibi yayınların yorumlarında, Cumhuriyetçi Parti liderlerinde, kimi Trump taraftarlarında oluşan öfkeyi yansıtıyor. Trump yönetiminden, adını vermek istemeyen bir üst düzey görevli, “Trump inanılmaz derecede zayıf göründü. Putin ise bir şampiyon gibi duruyordu” diyormuş.
Bu fiyasko yalnızca Trump’ın yetersizliğinden, belki de 2016 seçimlerinden dolayı Putin’e olan bir borcundan kaynaklanmıyor. Bu fiyasko, gelişmekte olan bir “büyük dönüşümün” semptomu...
Küreselleşmeden sonra...
Reagan’dan, Trump’a gelene kadar, ABD dış politikasının önceliği, serbest piyasa modeline dayalı küreselleşmenin önünü açmaktı. 11 Eylül 2001’in ardından yayımlanan Savunma Stratejisi bile küreselleşmenin korunmasının önemini vurguluyordu.
Büyük mali kriz, 2007’de uluslararası mali sermayenin ekonomik modeline, kültürel egemenliğine (“Davos Man”) ve siyasi gücüne büyük bir darbe vurdu. Böylece de dünya yeniden, Karl Polanyi’nin “Büyük Dönüşüm” (1944) başlıklı yapıtının, “100 Yıllık Barış” bölümünde işaret ettiği “faza” girmeye başladı: Mali sermayenin gücü kırılınca, sanayi sermayesinin çıkarları öne çıkmaya başlar, ondan sonra, artık kimse büyük savaşı önleyemez...
Mali krizden bu yana küreselleşmeden geri dönülmekte olduğundan söz ediliyordu. Ancak, ilk kez ABD güvenlik politikası çevrelerinde serbest ticaretin, küreselleşmenin stratejik bir tehlike olarak görülmeye başlandığını duyuyoruz. Bu açıdan bakınca da Trump’ın ekonomi politikaları daha anlaşılır olmaya başlıyor. Sorunlar adamın yetersizlikleri bir yana, tutarlı bir “büyük strateji” yokluğunun ürünü yalpalamalardan kaynaklanıyor.
Financial Times’dan Rana Foroohar’in aktardığına göre, haziran sonunda ABD’de Ulusal Savunma Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantıda, çok sayıda uzman, askeri ve sivil liderler, iş çevrelerinin temsilcileri tam da bu konuyu konuşmuşlar. Katılımcılar, II. Dünya Savaşı sonrası düzenin artık bozulduğunu, Çin’in yükselişini, bu koşullarda, ABD’nin sanayi ve savunma yapılanmasını güçlendirmek, “bir sanayi politikası” düşünmek gerektiğini vurgulamışlar.
Eve dönüş başlarken
Bu toplantıda, ABD ile Çin ekonomileri arasındaki entegrasyonun, özellikle tedarik zincirleri üzerinden getirdiği tehlikeler tartışılmış. Toplantıya katılanlar, sanayide, yalnızca ticaret savaşlarına değil, gerçek savaşlara da dayanabilecek bir tedarik zinciri yapılanması gerektiğini vurgulamışlar. Tartışmalardaki genel hava, şirketlerin küreselleşmiş yapılanmalarında “laissez faire döneminin” bittiği yönündeymiş. Foroohar, “Çokuluslu şirketler tedarik zincirlerini zaten kısaltmaya başlamışlardı” diyor ve ekliyor, “eğer ABD’deki askeri sınai kompleksin istedikleri olursa, bu tedarik zincirleri eve yakın noktalara taşınarak daha da kısalacak”.
Trump’ın, NATO ve AB’yi zayıflatma çabaları, geçen hafta Avrupa’yı “ekonomik düşman” olarak tanımlamasına yol açan ticaret savaşları politikası, aktardığım toplantıda egemen olan mantıkla yakından bağlantılı. Ancak, Çin’in yükselişini, serbest ticareti, bir güvenlik riski olarak gören yaklaşım, siyasi alanda “ittifaklarla ve rakipler arasındaki ayrımı bulanıklaştırarak”daha büyük risklere yaramaya başlıyor.
Örneğin, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrasında kurduğu uluslararası düzende en önemli müttefikleri, Almanya ve Japonya ile ABD arasındaki bağlar zayıflıyor. Batı ittifakı dağılırken, AB ve NATO zayıflarken, Almanya ve Japonya (II. Dünya Savaşı, öncesinin militarist güçleri) ittifakın koyduğu sınırlamalardan kurtulmaya başlıyorlar. Almanya savunma harcamalarını artırıyor. Avrupa Birliği ile Japonya, ABD’nin korumacılık önlemlerine karşı bir serbest ticaret anlaması imzalıyor.
ABD Çin karşısında giderek yalnızlaşıyor. Manzara, Polanyi’nin yapıtında betimlediği dünyaya benzemeye devam ediyor.
‘Büyük Dönüşüm’
Yazarın Son Yazıları
Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor.
Kazananın kaybedenin ötesinde...
Tarih, bazen bir trajediyi, yeni aktörlerle sahneler.
Şimdi uygarlık şu soruyla yüz yüze: Sivil meşruiyet, hukuki hesap verebilirlik, asgari insani-etik kaygılar, bilgisayar hızında yürütülen bir savaşta anlam taşıyabilir mi? Minap’taki 175 kız öğrencinin ölümü, bu soruyu teorik olmaktan çıkardı.
İran’a yönelik operasyon “Epic Fury”nin başlamasının üzerinden 11 gün geçti.
Bu savaşı anlamanın birçok yolu var. Büyük güçler rekabeti, enerji, silah, finans, teknoloji; hepsi önemli. Ancak, burası, Ortadoğu ve kültür (din) çok önemli; özellikle dinci faşizmin yükseldiği bir çağda.
Pazartesi yazımda “büyük felakete”, kararları veren “küçük adamlara” değinmiştim.
İnsanlar kimi zaman çaresizlik duyguları içinde, biraz olsun rahatlayabilmek için bir büyük aklın, önlenemez bir büyük planın kapitalizmin kaosuna bir düzen verilebileceğine inanmak isterler: “Biri düğmeye bastı!”, “Devlet aklı!”, “Büyük ... projesi”, “ABD şunu yapıyor İsrail bunu, İran onu...”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası devleti “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlar.
Dahası, bu asimetrik ortamda, BoP bir taraftan, Hamas’tan tam silahsızlanma talep ediyor diğer taraftan halen Batı Şeria’da tekrarlanan yapısal işgal, yerleşim genişlemesi, pogrom ve ilhak baskılarına gözlerini kapatıyor. BoP aslında şu mesajı veriyor: İsrail’e güvenlik, Filistin’e disiplin, yoksa şiddet baskı.
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.