Türkiye o resmin neresinde?
Ergin Yıldızoğlu
Son Köşe Yazıları

Türkiye o resmin neresinde?

11.05.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Hürmüz Boğazı’nda gerilim tırmandıkça enerji ve gıda güvenliği sorunlarının kesiştiği görülüyor. Perşembe günü, Çin’in yeni 10 Yıllık Tarımsal Gelişme Planı’na, gıda güvenliği sorununa değinmiş, “AKP Türkiye’si bu resmin neresinde?” diye sormuştum.

Ekonomist Elif Karaçimen’in bir çalışması (Katman, 7/05) bu soruya bir cevap veriyor. Bu cevap ilk bakışta paradoksal görünüyor: Türkiye tarımda zayıflar ve buğday, mısır, yağlı tohumlar ticaretinde giderek açık verirken işlenmiş gıda ihracatı rekorlar kırıyor.

BAĞIMLI GELİŞ-ME!

Türkiye, neoliberal modeli benimsediğinden bu yana tarımsal hammaddeyi ithal edip düşük işçilik maliyetleriyle işleyerek yeniden ihraç eden, yerli ürünleri daha ucuza, yerli üretimi yıkmak pahasına ithal eden bir ekonomiye dönüştü. Artık değer üretiliyor ama artık-değer ülkede kalmıyor. Artık değere el koyanlar onu büyük ölçüde dışarıya transfer ediyor. Türkiye bu zincirin işleme, dağıtım halkasında duruyor; bu arada yerli üretim kapasitesi aşınıyor, ülke yabancı üreticiye pazar oluyor.

Karaçimen’e göre Türkiye’nin gıda, tarım sektöründe faaliyet gösteren Cargill, Bunge, Olam, ADM, CP Standard, BRF gibi çokuluslu şirketler, çoğunlukla sıfırdan yatırım yapmıyorlar, mevcut yerli firmaları satın alıyorlar. Bu şirketler üretim birimlerinde yalnızca nihai ürün üretmiyorlar, tohum ve gübreden başlayarak işleme, depolama, dağıtıma kadar tedarik zincirinin her halkasında konumlanıyorlar. Bu durum Türkiye’nin uluslararası işbölümü içindeki konumunu da şekillendiriyor.

Azgelişmişlik, “geri kalmışlık” durumunun bir rastlantı değil, emperyalist-kapitalist sistemin yapısal bir özelliği olduğunu1960’lardaki “gelişme iktisadı”, “yeni sömürgecilik” tartışmalarından bu yana biliyoruz. Türkiye’nin tarım-gıda sektörü, bu alanda özellikle AKP döneminde çarpıcı bir örnek sunuyor: Tarım, ucuz emek temelinde nakit ürünlerde ihracat yapıyor ama hem ürettiği artık değer ülke dışına çıkıyor hem de üretimin (hatta gıda tüketiminin) ithalat bağımlılığı artıyor.

Türkiye’nin gıda sektörü büyüyor ama bu büyüme sektörün yerli sermaye birikimini güçlendirmiyor. Büyüme, dışarıdan hammadde alıp dışarıya işlenmiş ürün göndererek elde ediliyor; zincirdeki artık değerin belirleyici kısmı, küresel şirketlerin kasalarında birikiyor. Karaçimen’in deyişiyle: “Sorun yalnızca gıdaya erişim değil, üretim üzerindeki kontrolün kimde olduğu sorusuna dönüşmüş durumda.”

Çiftçi, tohumu alırken, gübreyi atarken, ürününü satarken karşısında aynı küresel sermaye ağlarını buluyor. Kamusal desteklerin tasfiyesiyle piyasanın insafına bırakılan çiftçi, her aşamada kârını küresel sermaye ağlarına devrediyor. Tarımın GSYH içindeki payı da neoliberal hegemonya altında, 30 yılda yüzde 16’dan bugün yüzde 5’e, istihdamdaki payı ise yüzde 40’lardan yüzde 14’e geriliyor; gıda enflasyonu yıllık yüzde 40’a dayanıyor.

Karaçimen’in çalışması “ihracat başarısı” retoriğinin arkasındaki yapısal gerçeği, AKP Türkiye’sini yönetenlerin tercihlerini sergiliyor. Türkiye, küresel gıda zincirinin bir halkasının bir parçası ama hep bağımlı büyüme, “geri kalma” sarmalı içinde kalarak...

BAŞKA BİR YOL VAR

Türkiye gıda ticaretini üretim kontrolünün el değiştirmekte olduğunu görmezden gelerek salt bir ihracat kalemi olarak anlarken gıdayı bir egemenlik sorunu olarak gören Çin’in deneyimi, başka bir yolun da olabileceğini gösteriyor. Bir yanda tarım arazilerini maden arama alanına çeviren, ormanlarını yok eden, ithalata dayalı işleme modeliyle küresel gıda zinciri içinde bağımlı geri kalmışlığa, gıda güvenliğinde giderek artan kırılganlığa razı olan bir anlayış. Öte yanda 10 yıllık stratejik planla tarımda egemenliğini yeniden inşa eden bir anlayış.

Karaçimen’in çalışması “ihracat başarısı” retoriğinin arkasındaki yapısal gerçeği sergiliyor: Türkiye, küresel gıda zincirinin bir halkası, giderek derinleşmekte olan küresel gıda krizi ve gıda güvenliği sorunları içinde, emperyalizme bağımlı, neoliberal modelin elinde tutsak bir ülke. Ve şu yaşamsal sorunu ortaya koyuyor: Gıda egemenliği -tarımsal üretim- üzerindeki kontrol kimin elinde olacak? Uluslararası sermayenin ve neo-faşist yerli işbirlikçilerinin mi, yoksa halkçı bir yönetimin akılcı planlama iradesinin mi?