‘Öz kültür’ aldatmacası

08 Ocak 2017 Pazar

Öz kültür yoktur.

“Özümüze dönelim” sözü de eğer masum bir cehaletle söyleniyorsa lafügüzaf, yok bu konularda hasbelkader mürekkep yalamış olanlarca politik, ekonomik, ideolojik hesaplar doğrultusunda telaffuz ediliyorsa da gaflet, dalalet ve hıyanettir.

Kültür, sürekli bir oluştur. Bu oluş hali, her daim başka ve farklı ögelerle, çevrelerle, değerlerle, anlayışlarla, inançlarla diyalog, etkileşim ve alışverişler doğrultusunda şekillenir.

Kültürün zenginliği, yetkinliği ve gücü, “öz”ünden değil “melez”liğinden gelir.

Kanlı bir finalle noktalanan yılbaşı kutlardın-kutlamazdın kavgasında en çok dillere dolanan sözlerden biri de bu “öz kültür ve ona paralel olarak “yabancı değerler” teraneleriydi.

Mesela Nazilli’de Noel Baba’nın kafasına silah dayadıkları “müsamere”de Alperenler, “Amacımız insanların özüne dönmesi” dedikten sonra, “Bin yıldır İslâm’ın sancaktarlığını üstlenmiş Müslüman Türk milleti” olduklarını kaydederek bu “öz”ün ne olduğuna açıklık getiriyorlardı.

Diyanet de Yılbaşı kutlamasını gayri meşru ilan eden hutbesinde, gerekçe olarak “değerlerimizle örtüşmeyen, başka kültürlere, başka dünyalara ait eğlenceler”den dem vurmaktaydı.

Bunları tartışalım!..

Alperenlerimiz “Bin yıldır İslâm’ın sancaktarlığını yapan Müslüman Türk milleti” olarak belli ki kendilerini Malazgirt-sonrası tarihle özdeştirip “öz”lerini de bu çerçevede açıklıyorlar.

Yani Türklük dendiğinde Ergenekon, Ötüken, Altaylar, Bumin Kağan, Kutluk Bilge Kül Kağan, Orhun Abideleri “öz”e dâhil edilmiyor, dışta bırakılıyor. Keza ne “Gök Tengri”, ne Altay Şamanizmi, ne Maniheizm, ne de Budizm, zamanın değişik evrelerinde Türklerle ve Türklükle hemhal olmuş inanç kalıpları olarak en azından tarihsel bir mânâ ve ehemmiyet arz ediyor.

Böylesi bir “öz”e, beni bırakın, bu ülkede Türkçü, milliyetçi, ülkücü çizgiyi sahiplenen pek çoklarını dahi ikna edemezsiniz. Türklük, eğer bir “kültürel oluş” şeklinde ele alınacaksa bunlar olmadan hiçtir ve İslâm’ın bir “mütemmim cüz”ü olmaktan öteye de geçmez. “Öz”ünüzü böyle bin yıl önceden başlattığınızda hem “siz”den önce İslâm vardır, hem de ayrıca “bin yıl İslâm’ın sancaktarlığını yapmış olma”ya kendinizden başka kimseyi, hele ki Arapları (hele hele Vahhabileri) hiç ikna edemezsiniz.

Elbette “öz”lük iddiası hiçbir kültürel örüntü açısından savunulamayacağı gibi İslâm açısından da öyledir. Ancak ideolojik bir zorlama yahut imanî bir iyimserlik doğrultusunda bunu iddia edebilirsiniz. Ama tarihsel-sosyolojik açıdan bunda ısrar etmek kimsenin harcı değildir. Açın bakın Diyanet’in yayınlarında dahi İslâm’ın nasıl İslâm-öncesi Cahiliye çağının kültürel örüntüsünden beslenerek doğuş bulduğuna ilişkin bilgilerin (elbette fazla öne çıkartılmadan) “arz edildiğini” görürsünüz.

Daha önce yazdık, çoğaltalım: “Âmin” deyişi İslâm’dan önce vardır. Sünnet, İslâm’dan önce vardır. Kurban, İslâm’dan önce vardır. Oruç, İslâm’dan önce vardır. Hac ve umre, İslâm’dan önce vardır. Namaz, İslâm’dan önce vardır. Tespih, İslâm’dan önce vardır.

Ve en önemlisi, bir yaratıcı kavramlaştırması olarak “Allah” lâfz-ı celîli, İslâm’dan önce vardır.

İslâm-öncesi çok-tanrıcı (politeist) Arap toplumunda tanrılar panteonunun doruğundaki güç olarak; evreni yaratan, düzenleyen, rızıklandıran en üstün tanrı olarak Allah vardır ve Araplar, insanı ve onun içinde yaşadığı âlemi Allah’ın yarattığına inanmaktaydılar (bkz. “İslâm’a Giriş-Temel Esaslar”, DİB Yayınları, 2008, s. 46 ve Şinasi Gündüz, “İslâm Öncesi Arap Dini” [“Yaşayan Dünya Dinleri” içinde] DİB Yayınları, 2010, s. 549).

İslâm, bu bakımdan, doruğunda Allah’ın bulunduğu politeist Arap inanç sisteminin monoteist “tek bir Allah” inancına reformundan ibarettir.

Hatta bu, yani “tek-tanrıcılık” bile yeni sayılmaz! Çünkü politeist-putperest Arap inanç geleneğinin yanı başında “Haniflik” denilen, Hz. İbrahim’le ilişkili bir tek tanrı inancını Cahiliye döneminde yaşayanlar vardır. Yine rehberimiz “Diyanet” olsun, buyurun:

“Haniflere göre Allah, bütün dünyanın tanrısı, her şeyin yaratıcısı ve bütün yaratılmışlar onun kuludur. Yaratan, yaşatan, rızık veren, öldüren ve dirilten odur. Haniflerin bu inançları, İslâm inancının aynıdır” (“İslâm’a Giriş-Temel Esaslar”, s. 47).

Görüldüğü üzere İslâm, ne aldıysa “Cahiliye”den almıştır. Aldıklarını zamanın yeni şartları, ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir senteze uğratarak “kültürel oluş”unu sağlamıştır. Dolayısıyla burada bir “öz”den ziyade “bağdaştırma”dan (senkretizm) söz etmek gerekir.

Ayrıca “İslâm” adı altında tarihten bugüne farklı diyarlarda söylem ve pratik olarak karşımıza çıkan çokluk ve çeşitlilikten söz etmedik ki onlar da var. Dolayısıyla “İslâm’ın sancaktarı Müslüman Türk milleti”nin “öz be öz” kültürünün Arap, İran, Fas, Pakistan, Malezya, Endonezya coğrafyalarında hükmü var mı, onu hiç sormayın!..

Peki, bir kültür ne zaman “öz”lük iddiasında bulunabilir ve buna çevresini ikna eder?.. El cevap, “iktidar”la buluştuğu zaman, ama onu bir başka yazıda tartışalım. Köşeden yine bir hayli taştık çünkü!..



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları


Günün Köşe Yazıları