İngiltere dersleri

05 Ekim 2017 Perşembe

Pazartesi günü, “Dün ağza alınamayan şeyler, artık söylenebilir olmakla kalmıyor, geniş kabul görmeye başlıyor” demiştim. Diğer bir deyişle neo-liberalizmin 30 yıllık rakipsiz egemenliği altında, ekonomi ve siyaset alanında yerleşmiş “algısal kilitler” artık kırılıyor.
Financial Times’da, ekonomide artık yeni fikirleri muhalefetin ürettiğine (Payne, 28/09/17) doğal tekel durumunda olan su, taşımacılık, enerji gibi sektörlerde özelleştirmelerin beklenen sonucu vermediğine (Harford, 29/09/17); bu özelleştirmelerin ülkeyi bir rantiye cennetine çevirdiğine, yükü omuzlamanın da vergi mükellefine kaldığına (Ford, 01/10/17) ilişkin yorumlar, Theresa May’in “konut krizini özel sektör çözemeyecek” saptaması da algısal kilitlerdeki kırılmayı yansıtıyorlar.
 
Diyalektik işte...
Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine gelmesi, üye sayısının iki kat artarak
600.000 kişiye yükselmesi, partinin son seçimlerdeki beklenmedik başarısı, geleceğin iktidar partisi konumuna yükselmesi bu “algısal kilitlerin” kırılmaya başlamasıyla yakından ilişkili.
Bir tarafta tarihin maddesinin hareketi var: Mali kriz serbest piyasa dogmasını sarstı; hükümetler, bu krizin kaynağındaki bankaları kurtarırken yükü halkın sırtına yıktı; meydan işgal hareketleri dikkatleri gelir dağılımının, son 30 yılın adaletsizliklerinin üzerinde yoğunlaştırdı. Sosyal varlık koşulları değişirken sosyal bilincin haritası da değişmeye başlıyor.
Diğer tarafta, “başkan seçilirse parti intihar etmiş olur” (gazeteler), “Corbyn’i, destekleyenler kafa nakli yaptırsın” (Blair), “Corbyn radikal solcudur” (partinin Blairci kesimi) iddialarına, türlü entrikalara karşın başkan seçilen Corbyn ve onu yükselten hareketin (öznenin), zayıflamakta olan algısal kilitler üzerindeki çözücü etkisi var. Bu denklemin iki tarafı şimdi birbirini besliyor.
Bizi bu denklemin ikinci kısmı, “öznenin” özelliklerinden, siyasi eyleminden çıkarılabilecek dersler ilgilendiriyor.
 
‘Merkez’, ‘sağduyu’ ve eylem
Ne yalnızca kapitalist sınıfın çıkarlarını savunmak muhafazakâr partilerin ne de salt işçi sınıfının çıkarlarını savunmak sol partilerin, seçimleri kazanarak hükümet olmasına yetiyor. Bu yüzden, seçimler sağduyunun kapsam alanı içindeki fikirlerle ve toplumda merkezi oluşturan kesimin çıkarları da savunularak (buna “triangulation” da denir) kazanılıyor; koalisyonlar da bu zeminde oluşur.
Ancak algısal kilitlerin kırılmaya başladığı dönemlerde, “sağduyu” ve “merkez” istikrarını kaybeder. O zaman, bu ikisinin de yeniden tanımlanması gerekir. Corbyn’in dediği gibi “merkez de, sağduyu da değişkendir.” Bu noktada algısal kilitlere, bu kilitlere sadık olduğu var sayılan merkeze yatırım, İngiltere’de Blairciliğin, Türkiye’de CHP’nin pratiğinin 15 yıldır gösterdiği gibi başarılı olamayacaktır. Başarı olasılıkları, algısal kilitlerden kopmakta, yeni bir sağduyu yaratma çabalarında aranmalıdır.
Corbyn ve İşçi Partisi’nin, egemen “merkezin”, sağduyunun algısal kilitlerine hapsolmayarak sola ve sendikal harekete açılması, bu açılmanın partiye getirdiği enerji, partinin etkinliğini arttırarak algısal kilitlerin kırılmasını hızlandırdı.
Kırılma hızlandıkça ortaya çıkan yeni olasılıklar alanında, taban örgütlenmesi, sosyal medya ağı ile üyelerini harekete geçiren, sokaklarda, meydanlarda, kapı önlerinde, liderliğinin doğrudan katılmasıyla toplumla diyaloğu arttıran, İşçi Partisi halktan (çoğunluktan) yana, dürüst, dinamik, seçenek olarak belirmeye başladı. Artık merkezi, yeni sağduyuyu İşçi Partisi tanımlamaya başlıyordu.
Bu tanımlama kapasitesini, Corbyn’in konferans konuşmasında açıkça gördük. Corbyn toplumun hemen tüm can alıcı sorunlarına değindi, bunlara eskisinden (neoliberalizmin reçetelerinden) farklı çözümler sundu. Türkiye’deki muhalefetin biteviye iktidardan bir şeyler talep eden söyleminin aksine, hep yapmaktan, iktidarı almaya hazır olmaktan söz etti, daha da ötesi ülkenin, halk sınıflarının çıkarının bir İşçi Partisi hükümetini gerektirdiğini güçlü, güven veren bir sesle vurguladı.