Satranç öğrenmeye bir ara çok heves ettim.
Az çok öğrendim de...
Ama geliştirmeye vakit de fırsat da olmadığından, diyebilirim ki bütünüyle unuttum gitti.
Şimdi, nasıl hamle yapılacağı şurada dursun, taşları tahtaya dizmeyi bile beceremem.
Ama adlarını ve sayılarını anımsıyorum: Bir şah, bir vezir, ikişer tane at, fil ve kale. Piyon sayısını unutmuşum. İnternete baktım, sekiz taneymiş...
***
Satranç ve siyaset arasında yakın ilişki olduğundan kuşku duymam.
Büyük düşünür, büyük devrimci ve siyaset adamı Lenin’in usta bir satranç oyuncusu olduğunu bir yerde okumuştum.
Dünyada başka hangi siyasetçiler var satranç bilen, araştırmak gerekir.
Örneğin, her nedense aklıma ilk isim olarak gelen Churchill, iyi bir satranç oyuncusu olmalıdır diye düşündüm. İlk fırsatta bakmalıyım.
Ya bizde? Bunu da araştırmalı.
***
Satranç taşlarını saydınız ama köpeklerle satrancın ne ilişkisi var diye düşünenler olacaktır.
Bu ilişkiyi ben ilk kez 70’li yıllarda, yanlış anımsamıyorsam ilkin Militan dergisinde ve Dörtlükler adlı kitabımda, sonra da bugüne kadar bütün şiir seçkilerimde yer alan, pek sevdiğim şu dörtlüğümde kurmuştum:
SATRANÇ
Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale
Düştü birbiri ardına atlar, filler,
Ama şah hâlâ ayak diremekte:
Yeni taşlar bulundu çünkü: Köpekler...
***
Şair bu şiirde ne söylemek istemiş diye, oldukça sevimsiz bir soru vardır.
Çünkü şiirde anlatılan şey zaten şiirin kendisidir.
Yine de ben de sevimsiz olmayı göze alarak bir açıklama yapmayı deneyeyim.
Bu şiiri yazdığım dönemde, inanın ki şiirin beklenmedik şaşırtıcılığı dışında, yani şiirin kendisi dışında bir düşüncem ya da somut bir gönderme amacım yoktu.
Şah ve köpekler ilişkisi de ne Türkiye ile ne de başka herhangi bir ülkeyle ilişkisi olan, genel, evrensel kavramlardı.
Derken bu ilişki, özellikle şu son zamanlarda, siyasetin de hemen her şey gibi, uyulması gereken kuralların dışına çıkmasıyla, daha somut bir anlam taşımaya başladı.
Nitekim, çoktandır köşesinde alçak gönüllü yaşamını sürdürmekte olan bu dörtlük, geçenlerde bir şiir dinletisinde sözünü ettiğim bu somut, güncel anlamını vurgulayarak okuduğumda salondan büyük alkış aldı.
***
Darbe (ya da devrim) sonrası dönemlerde, bilinen hukuk kurallarının dışına çıkılması olağandır.
Kaldı ki öyle zamanlarda bile (tıpkı savaşta olduğu gibi) uyulması gereken evrensel ahlak kuralları vardır, olmalıdır.
Demokratik sistemin yürürlükte olduğu bir ülkede bu kurallara karşı girişimler, zorlamalar, uygulamalar, başka bir deyişle oyun kuralları dışına çıkılması, sadece kamusal bir suç değil, bilinen bütün anlamlarıyla suçtur.
AKP’li tek kişi yönetiminde İBB davası ve benzer yan davalar, son olarak da CHP’ye yapılan, tam olarak budur.
Son on beş yılda yargı alanında gerçekleştirilen tepeden inme değişimler, bu alanın önce Fethullah müritlerince, onların bir ölçüde temizlenmesiyle AKP yandaşlarınca doldurulması bugünkü güvenilmez hukuksuzluk ortamını yaratmıştır.
Buna silahlı kuvvetlerde, güvenlik güçlerinde, eğitimde, bürokrasinin her dalında ve kademesinde yapılan değişiklikleri de ekleyelim.
Bu nedenlerle iktidardaki yönetimden herhangi bir oyunu kuralları içinde oynamasını beklemek boş ve zararlı bir hayaldir.
Bütün bunlara karşın sözünü ettiğim kurumlarda ve her yerde vatansever güçlerin küçümsenemeyecek varlığı kuşkusuzdur.
Özgür Özel önderliğinde CHP’nin yarattığı büyük kitlesel coşku ve son haksızlık karşısında en soldan an sağa bütün muhalefetin birlikteliği bunun kanıtıdır.
***
CHP Genel Merkezi’nin, işgalcilerin kişisel ve siyasal tarihlerine kapkara bir leke olarak geçecek işgalini ve sonrasındaki saatleri dakika dakika değil saniye saniye izledim.
Özel ve ekibi baştan sona tutarlı davrandılar. (Öncesindeki grup başkanvekilliği seçimi, tıpkı satrançta gibi, ileri sıçramak için yapılan doğru bir geri çekilme hamlesiydi!) Binayı teslim etmemek elbette doğruydu. Anlaşmaya çalışıldı. Karşı taraf doğal olarak buna yanaşmadı. Devletin (ilgili bakanlığın) güvenilmezliği, işgalcilerin (tatilin, bayramın yaşanmasını bile bekleyemeyen) sabırsızlığı ve öngörüsüzlüğü ile birleşince saldırı başladı. Özgür Özel gemiyi en son terk eden kaptan olarak hanım görevlilerin de çıkmalarına yardım ettikten sonra, en son çıkan oldu. Böylece bir süre sonra bastıran yağmur ve dolu altındaki efsanevi yürüyüş başladı. Bunu toma üzerinden sesleniş ve Milli Güvenlik Parkı’nı o yağmur altında, sanki önceden haberlilermiş gibi tepeleme dolduran bir kitlesel kalabalık ve parti otobüsü üzerinden, bu sevgili kitleye, sesinde ve bedeninde en ufak bir yorgunluk izi taşımayan genç liderin müthiş konuşması izledi.
Şimdi ne mi olacak? Eğer bu demokrasi yürüyüşü engellenirse, örneğin bir an önce yapılması gereken kurultay savsaklanırsa, başka engeller yaratılacak olursa, bu var oluş yok oluş savaşımında oyuna sokulacak kural dışı, yasal görünüme de büründürülse yasadışı güçlerin ve hilelerin karşısına, halkın, emekçi örgütlerinin, gençliğin, sivil toplum örgütlerinin, bütün vatansever güçlerin yasal ve birikte direnişinin çıkacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Çünkü böyle bir durumda yapılması gereken tek ve kaçınılmaz hamle budur.