Pazartesi günü, “Dün ağza alınamayan şeyler, artık söylenebilir olmakla kalmıyor, geniş kabul görmeye başlıyor” demiştim. Diğer bir deyişle neo-liberalizmin 30 yıllık rakipsiz egemenliği altında, ekonomi ve siyaset alanında yerleşmiş “algısal kilitler” artık kırılıyor.
Financial Times’da, ekonomide artık yeni fikirleri muhalefetin ürettiğine (Payne, 28/09/17) doğal tekel durumunda olan su, taşımacılık, enerji gibi sektörlerde özelleştirmelerin beklenen sonucu vermediğine (Harford, 29/09/17); bu özelleştirmelerin ülkeyi bir rantiye cennetine çevirdiğine, yükü omuzlamanın da vergi mükellefine kaldığına (Ford, 01/10/17) ilişkin yorumlar, Theresa May’in “konut krizini özel sektör çözemeyecek” saptaması da algısal kilitlerdeki kırılmayı yansıtıyorlar.
Diyalektik işte...
Corbyn’in İşçi Partisi liderliğine gelmesi, üye sayısının iki kat artarak
600.000 kişiye yükselmesi, partinin son seçimlerdeki beklenmedik başarısı, geleceğin iktidar partisi konumuna yükselmesi bu “algısal kilitlerin” kırılmaya başlamasıyla yakından ilişkili.
Bir tarafta tarihin maddesinin hareketi var: Mali kriz serbest piyasa dogmasını sarstı; hükümetler, bu krizin kaynağındaki bankaları kurtarırken yükü halkın sırtına yıktı; meydan işgal hareketleri dikkatleri gelir dağılımının, son 30 yılın adaletsizliklerinin üzerinde yoğunlaştırdı. Sosyal varlık koşulları değişirken sosyal bilincin haritası da değişmeye başlıyor.
Diğer tarafta, “başkan seçilirse parti intihar etmiş olur” (gazeteler), “Corbyn’i, destekleyenler kafa nakli yaptırsın” (Blair), “Corbyn radikal solcudur” (partinin Blairci kesimi) iddialarına, türlü entrikalara karşın başkan seçilen Corbyn ve onu yükselten hareketin (öznenin), zayıflamakta olan algısal kilitler üzerindeki çözücü etkisi var. Bu denklemin iki tarafı şimdi birbirini besliyor.
Bizi bu denklemin ikinci kısmı, “öznenin” özelliklerinden, siyasi eyleminden çıkarılabilecek dersler ilgilendiriyor.
‘Merkez’, ‘sağduyu’ ve eylem
Ne yalnızca kapitalist sınıfın çıkarlarını savunmak muhafazakâr partilerin ne de salt işçi sınıfının çıkarlarını savunmak sol partilerin, seçimleri kazanarak hükümet olmasına yetiyor. Bu yüzden, seçimler sağduyunun kapsam alanı içindeki fikirlerle ve toplumda merkezi oluşturan kesimin çıkarları da savunularak (buna “triangulation” da denir) kazanılıyor; koalisyonlar da bu zeminde oluşur.
Ancak algısal kilitlerin kırılmaya başladığı dönemlerde, “sağduyu” ve “merkez” istikrarını kaybeder. O zaman, bu ikisinin de yeniden tanımlanması gerekir. Corbyn’in dediği gibi “merkez de, sağduyu da değişkendir.” Bu noktada algısal kilitlere, bu kilitlere sadık olduğu var sayılan merkeze yatırım, İngiltere’de Blairciliğin, Türkiye’de CHP’nin pratiğinin 15 yıldır gösterdiği gibi başarılı olamayacaktır. Başarı olasılıkları, algısal kilitlerden kopmakta, yeni bir sağduyu yaratma çabalarında aranmalıdır.
Corbyn ve İşçi Partisi’nin, egemen “merkezin”, sağduyunun algısal kilitlerine hapsolmayarak sola ve sendikal harekete açılması, bu açılmanın partiye getirdiği enerji, partinin etkinliğini arttırarak algısal kilitlerin kırılmasını hızlandırdı.
Kırılma hızlandıkça ortaya çıkan yeni olasılıklar alanında, taban örgütlenmesi, sosyal medya ağı ile üyelerini harekete geçiren, sokaklarda, meydanlarda, kapı önlerinde, liderliğinin doğrudan katılmasıyla toplumla diyaloğu arttıran, İşçi Partisi halktan (çoğunluktan) yana, dürüst, dinamik, seçenek olarak belirmeye başladı. Artık merkezi, yeni sağduyuyu İşçi Partisi tanımlamaya başlıyordu.
Bu tanımlama kapasitesini, Corbyn’in konferans konuşmasında açıkça gördük. Corbyn toplumun hemen tüm can alıcı sorunlarına değindi, bunlara eskisinden (neoliberalizmin reçetelerinden) farklı çözümler sundu. Türkiye’deki muhalefetin biteviye iktidardan bir şeyler talep eden söyleminin aksine, hep yapmaktan, iktidarı almaya hazır olmaktan söz etti, daha da ötesi ülkenin, halk sınıflarının çıkarının bir İşçi Partisi hükümetini gerektirdiğini güçlü, güven veren bir sesle vurguladı.
İngiltere dersleri
Yazarın Son Yazıları
Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı.
“Zerstörungslust” salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, “Hayatım artık daha iyiye gitmiyor” duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. “Kendimi çaresiz hissediyorum” diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60’ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık “bizden yana” olmayan yapılar olarak algılanıyorlar.
Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu.
Geçen ayın son yazısında, “Faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de ‘sürecin’ kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor” diyordum.
Açıklanan, Epstein dosyalarındaki, salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değildir.
Le Monde, Wall Street Journal ve Financial Times geçtiğimiz günlerde bu krizi “karşılıklı bağımlılık” ve “kopuş” bağlamında değerlendirdiler; Atlantik bağlarının yapısal özelliklerini, bir “kopuşun” gerçekte ne kadar zor olduğunu vurguladılar.
Geçtiğimiz haftalarda, faşizmin adeta pilot bölge olarak seçtiği Minneapolis kentinde yaşananlar, ABD’de “sürecin” kritik bir yol ayrımına geldiğini gösteriyor.
Grönland krizi, ABD’nin liderlik kapasitesini yitirdiğini, telaşla artık salt askeri gücüne dayanmaya çalıştığını gösterdi. İlk kez 9/11 olayı bahane edilerek denenen, henüz Çin’in bir büyük güç olarak yükselmediği koşullarda bile başarı üretemeyen bu imparatorluk refleksinin, bugünün koşullarında, başarılı olmak bir yana son derecede tehlikeli sonuçlar üretmeye aday olduğu bilinçlere çıktı.
Deneyimli analist Walter Russell Mead, Wall Street Journal’da Davos Dünya Ekonomik Forumu (DEF) üzerine yazısına “Davosçular geçen yıl yadsıma politikası izlediler.
İran’da halk yine büyük cesaretle molla rejimine başkaldırıyor. Molla rejimi yine bu isyanları şiddetle bastırıyor. Yine Batı medyasında “Bu kez farklı”, “İran rejimi artık dayanamaz” filan... Peki “Daha fazla dayanamazsa ne olur”?
Financial Times’ta Gilian Tett, “Trump’ın eski moda petrol talanının arkasında ne var?” başlıklı yazısında...
Miller’in bu sözleri, Trump’ın New York Times söyleşisindeki “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” açıklaması aklıma, Hubris ve Nemesis kavramlarını, kendi zamanının süper gücü Atina ile küçük Melos adası arasındaki ünlü Melian Diyaloğu’nu getirdi. Melos adası, Atina’nın aşırı talepleri karşısında adaletten söz ederken Atina, “Muktedir olan yapar zayıf olan çaresiz katlanır” diyordu. Atina adayı işgal etti, tüm erkekleri öldürdü, kadınları köle olarak sattı (MÖ 416). Atina’nın bu “güç zehirlenmesi” (Hubris) 12 yıl sonra bir Nemesis ile belasını buldu: Peloponez savaşları bittiğinde (MÖ 404) Atina teslim olmuştu; insanlığa demokrasi düşüncesini trajediyi hediye eden uygarlığı hızla çöküyordu.
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.