Prof. Ahmet Kasım Han, 'İktidar için, Afganistan’a gitmek ideolojik'

Türk askerinin Afganistan'da kalmaya devam edeceğine yönelik kararlara karşı tepkiler yükseliyor. Prof. Ahmet Kasım Han, konuya dair soruları Cumhuriyet'e yanıtladı.

21 Haziran 2021 Pazartesi, 04:00
Prof. Ahmet Kasım Han, 'İktidar için, Afganistan’a gitmek ideolojik'
Abone Ol google-news

Neden Ahmet Kasım Han? İstanbul, Boğaziçi, Koç ve Harvard Üniversitesi’nde, ekonomi, uluslararası ilişkiler, strateji, finans, müzakere stratejileri konularında eğitim aldı. Lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerine sahip. Aralarında Harp Akademileri Komutanlığı, T.C. Dışişleri Bakanlığı Akademisi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin de bulunduğu birçok okulda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Kasım Han, Birleşik Krallık St. Andrews Üniversitesi’nin Suriye Çalışmaları Merkezi ve Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Çalışmaları Merkezi’nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. ABD hükümetinden, Amerikan Dış Politikası alanında çalışmak üzere “Avrupa’nın 15 Genç Lideri” bursuyla taltif edildi. İstanbul Üniversitesi ve Kadir Has üniversitelerinde ders verdi. Şu anda Altınbaş Üniversitesi’nde rektör yardımcısı olarak görev yapıyor. Afgan kraliyet ailesinden geliyor... NATO tarafından iki defa Afganistan operasyonuna ilişkin gözlemcilik ile görevlendirildi. NATO toplantısında Türkiye’nin olası Afganistan görevi gündeme gelince, bize de Prof. Dr. Kasım Han’a sormak kaldı. Han Afganistan’a asker göndermenin iktidarın ideolojik kimliğiyle tutarlı bir öneri olduğunu söylüyor: İktidar şöyle düşünüyor: “İslam coğrafyasındaki sorunların tamamı bizim can evimize dair sorunlardır. Bunların Müslüman dünyası için olumlu sonuçlanması tarihsel rolümüzdür."

- Türkiye, ABD ve NATO’nun çekilmesinin ardından Afganistan’daki güçlerini tutarak Kâbil Havalimanı’nın güvenliğini sağlamayı önerdi. Erdoğan “ABD’nin çekilme kararı sonrasında, Türkiye çok daha fazla sorumluluk alabilir” diyor. Yeni bir “cephe” daha mı açılıyor?

Bir kere iktidarın ideolojik kimliğiyle tutarlı bir öneri. Türkiye’nin bugünkü mevcut iktidarı kendisini ve ülkeyi şöyle okuyor: “İktidarın münhasırlığı var, ülkenin de müstesnalığı var. Burası müstesna bir ülke, çünkü Osmanlı’nın mirasını taşıyor. Uygarlık şuuru onu gerektirir ki İslam coğrafyasındaki sorunların tamamı bizim can evimize dair sorunlardır. Bunların Müslüman dünyası için olumlu sonuçlanması bizim adımıza misyondur, tarihsel rolümüz budur. Bu ülke bütün bunları yapmak noktasında Osmanlı devlet geleneği, tarihi ve kimliğinden kaynaklanan müstesna bir konuma sahiptir.”

- Münhasır tarafını nasıl tanımlıyor?

Şöyle ki bu bakış açısına göre yukarıda saydıklarım, “Kemalistlerle, sekülerle falan olacak iş değildir, çünkü o uygarlık şuuruna yabancıdırlar.” Biri dedi ya, “90 yıllık reklam arası” diye… “O 90 yıllık reklam arasında uygarlık şuurunu ve Osmanlı devlet geleneğini koruyan bizdik” diye düşünüyorlar. Yine bu bakış açısına göre, iktidara geldikleri zaman müstesna ülkeyi oynaması gereken role, mukadder kaderine doğru yönlendirecek olan tek siyasi zihniyettiler ve şimdi Türkiye’yi oraya taşıyorlar. Her ne kadar bugüne kadar izlenen dış politikanın bu bakımdan neyi başarıp başaramadığı çok tartışmalıysa da bugün Afganistan’da bir rol edinmek, bu bakış açısının kalpgâhından doğal olarak akıyor. Türkiye içinde bir şekilde karşılığı olan “dünya lideri” söylemini Arakan nasıl besliyorsa bu da öyle, hatta daha ileride.

- Afganistan konusunda üstleneceği rol Ankara’nın sıkışmışlığını da ortaya koymuyor mu? Türkiye’nin zayıflayan diplomatik ağırlığını askeri ağırlıkla dengeleme hamlesi hiç mi etkili değil?

Türkiye, Amerika’yla pozitif gündemi canlı tutmayı istiyor. Ve herhalde bu, şu ana kadar Amerikalıların da aklına yatan bir fikir. Çünkü Afganistan’da ciddi bir maliyet üstleniyorlar ve Amerikan dış politikası maliyet transferi üzerine kurulu bir dış politikadır. Maliyeti ya paylaşacaksın ya da devredeceksin. Devredecek bir muhatap lazım… Türkiye’nin Afganistan ile tarihsel bağları da bunu anlatılabilir, hatta meşru kılıyor. Çünkü Afganistan’a “Asya’nın kilit taşıdır” diyen de oraya Fahrettin Türkkan’ı yollayan da Mustafa Kemal’dir. Afganistan da Türkiye’nin bağımsızlığını daha 1921’de tanıyan ilk ülkedir. Mahmud Tarzi’nin geleneğinden gelen Afgan modernleşmecilerinin, Osmanlı anayasacılığından Cumhuriyete uzanan o muhteşem hikâyeye büyük bir hayranlıkları vardır.

- Türkiye’nin ABD ile çözemediği birçok sorun var…

Tabii… S-400, Halkbank, Ermeni meselesinde bir değişiklik olmayacağı çok açık. Türkiye-Amerikan ilişkilerini kurtaracak hamle aslında Afrika’da Çin’e karşı dengeleme hareketi olur ama Amerikalıların bu konuda çok tedbirli oldukları görülüyor. Afganistan gibi kimi dış politika gündemleri daha kolay… Türkiye bence normal koşullarda da Afganistan meselesine evet derdi ama bugün bu fırsatın manası daha büyük ve maliyet transferi noktasında daha az pazarlık payı var.

- Anladığım kadarıyla şunu söylüyorsunuz: İktidarın İhvan bakışı zaten Afganistan’da olmayı gerektiriyor. Üstelik tarihsel arka plan bunu seküler kesime anlatmayı da kolaylaştırıyor ve “Dünya lideri Afganistan’da fark yaratıyor” dedirtecek bir tarafı da var… Ancak çok ciddi bir kaygı da söz konusu… Bu politikanın İdlib’den sonra ikinci cehenneme yol açacağı ifade ediliyor.

Defter üzerinde güzel duran her şey uygulamada iyi değildir. Demin konuştuklarımız defter… Uygulamanın neye benzeyeceğini diplomatik maharet; yani uluslararası ittifak yaratma yeteneği, bölge ülkeleriyle ilişkiler ve üstlenilecek sorumluluğun kapsamı belirleyecek. Eğer söz konusu olan sadece Kâbil Havalimanı’nın korunması ise fevkalade maliyetlerden söz edemeyiz. Amerikalılar ölçeğinde bir operasyonsa söz konusu olan; bu zaten Türkiye’nin bugünkü imkân ve kabiliyetinin ötesindedir. Türkiye’nin gidip Taliban ile çatışacak hali yok. Zaten Pakistan’ı yanına almak istemesinin nedeni de önemli ölçüde budur. Kâbil bölgesinin güvenliği büyük maliyetler çıkarmadan bir süre sürdürülebilir. Öyle görülüyor ki Afgan ordusu Taliban karşısında hızla dağılacak, ama şunu unutmamak lazım: O ordunun dağılması, ordunun unsurlarının dağılacağı anlamına gelmez. Yeni savaş beyleri çıkar, bunların bir kısmı da Taliban karşıtı olacaktır. Olan zavallı Afgan halkına oluyor. Konu başlığına göre yüzde 70-80’i Taliban sonrası dönem kazanımlarından vazgeçmek istemiyor. Yani Afganistan’da Taliban’ın geri dönmesini istemeyen güçlü bir kamuoyu var. Kim ister topuk sesinin yaptırımının olduğu, kız çocuklarının okula gidemediği bir ülkede yaşamak… Bu sene 11 Eylül’de müttefik güçler ABD ile birlikte çekilirse ve havalimanının ötesinde Türkiye’nin bir sorumluluğu olmayacaksa Afganistan’ın kaderi makus bir yere doğru gider ama Türkiye’nin salt havalimanı üzerinden büyük bedeller riske ettiğini söylemek abartı olur.

- Havalimanıyla sınırlı kalır mı?

Diplomatik maharetinize bağlı. Pakistan’ın arabuluculuğunda Taliban ile ne kadar diplomatik olarak konuşabileceğinize ve bunu Afgan merkezi hükümetiyle nasıl bir dengede yürütebileceğinize bağlı. Merkezi hükümette de Türkiye’nin yaklaşımlarına şüpheli olanlar var. Taliban da “Biz emirliği kurduktan sonra geri gelsinler” diye açıklama yaptı. Emirliği kurduktan sonra varlık göstermenin de bir anlamı yok zaten.

- Amerika’yı rahatlatan tarafını konuşalım mı?

Enkaz kaldırılırken orada olmayacak… Yani merkezi hükümet çöker, Taliban geri gelirken orada olmayacak. Sonra da diyecek ki “Biz çıkarken orada merkezi hükümet vardı…” Peki, kim vardı? Türkiye! Bu çağdışı adamlarla kim konuştu? Türkiye. Burada yönetme ve yönetememe sorununu da Türkiye’ye transfer ediyor aslında… Ve tabii Taliban buraya el koymak istediğinde bunun günlük hayata yansıyan karşılıkları olacak.

- Örnek versek…

Mesela iki kadın yürürken saçları gözüktü diyelim, Taliban müdahale edecektir… Türk askeri bu esnada oradaysa ve söz konusu kadınlara fiziken zarar verilmeye kalkılırsa, göz mü yumacak? Göz yummak mümkün mü? Göz yummazsa ne olur, muhtemelen çatışma olur… Birtakım riskler var. Yani burada olmak aslında her gün risk yönetmek manasına gelir. Dünyanın en zor coğrafyalarından da biridir. Şunu unutmayalım: Taliban Afganistan’a el koyacak. 20 sene öncesinden daha uygar bir gruptan bahsetmiyoruz. Fark şu: Uluslararası alanda daha fazla tecrübe kazanmış bir aktör.

- Bu, çağdışılığın ortadan kalktığı anlamına gelir mi?

Hayır gelmez…

- Hangi konuda deneyim kazandı?

20 yıldır tepesine bomba yağıyor. 20 yıldır çokuluslu bir gücün destek verdiği bir merkezi hükümetle mücadele içinde. Bu sırada ilişkilerini çeşitlendirdi. Bakın bugün Taliban temsilcisine WhatsApp üzerinden “Türk askerinin Kâbil Havalimanı’nda kalmasına onay verir misin” diye sorulduğu zaman, o buna Doha’dan karşılık veriyor. Değişen budur. O nedenle Amerikalılar açısından Taliban’ın tekrar Afganistan’a el koymasının pek sıkıntı teşkil ettiğini söyleyemem. Yeter ki o Taliban, bundan sonra İkiz Kuleleri yıkacak, Pentagon’un üzerine düşecek uçakları planlayacak bir harekete ev sahipliği yapmasın.

- Yapmayacağının garantisi var mı?

Garantisi yok ama bu yönde bir iradesi vardır, çünkü hâkim olduğu toprakta bildiği gibi hüküm sürmeye devam etmek istiyor. Eğer bunu yapmazsa sonrasında ne olacağını da biliyor. Özüne bakarsanız Taliban, Afganistan’da iktidardaydı. Yeraltına inmek suretiyle varlığını sürdürmek durumunda kaldı. İlk defa Obama, “Ben çekileceğim” dediğinde bunun iki etkisinin olacağı belliydi.

- Nedir o iki etki?

Birincisi Afgan Talibanı’nın sözünü hatırlayalım: “Onların saatleri var, bizim zamanımız” dedi. Bu şu demek: “Beni yenemeyeceğini anladım…” Ki Amerika bunu Vietnam’dan bilir. Gerilla sadece kaybetmemek durumundadır. Taliban savaş tekniği bakımından gerilladır. Ayrıca “Bölge kendi sorunlarına sahip çıksın” diyerek bölgenin yıllarını yediler. Ama burada bölgesel sahiplik, bölgesel çatışma riski ve sert rekabet anlamına geliyor. Bu, nükleer silahı olan orta büyüklükte devletleri içeren bir çatışma. Dolayısıyla bu ifade Amerikalılar bakımından sorumluluk transferi demek. İkinci unsur, Pakistan gibi Taliban’a lojistik destek veren bir ülkenin ve diğerlerinin, İran da dahil, şu mesajı almasına neden oluyorsunuz: Kardeşim sen gittiğin andan itibaren buradaki merkezi hükümet yaşayamayacağına göre bundan sonra her savaş beyiyle, her Taliban lorduyla, elinde silah olan her liderle konuşmak dışında bir şansımız yok, çünkü sen gittikten sonra ben bu ülkede etkin kalmak istiyorsam yerel aktörlerle çoklu ilişkiler geliştirmek zorundayım. Zaten o çoklu ilişkilerin 30 yıldan beri suyu çıkmış vaziyette. Bu yüzden bölgesel çatışma körükleniyor. Unutmamak gerekir ki Pakistan açısından Afganistan, Hindistan ile rekabetindeki en önemli stratejik derinliktir. Orayı Hindistan’a bırakmaz. Siyaset karman çorman bir hal alacak.

- Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova, Türkiye’nin Afganistan’da asker bulundurmasının, ABD ile Taliban arasındaki anlaşmaya aykırı olacağını söyledi ve şunu sordu: 20 yılda Afgan güvenlik güçlerinin eğitim ve donatımına milyarlarca dolar harcandı. Neden ülkenin ana havaalanının güvenliği Afgan güvenlik güçlerine bırakılamıyor?

Ruslar diyor ki: “Afganistan Merkezi Hükümeti’ni madem yalnız bırakıyorsun, işi beceremediğinizi itiraf edin; ikincisi oraya Afganistan Merkezi Hükümeti’ni bırakın ki sizin artık oradan çıkmış olduğunuzu biz bilelim. İlişkilerimizi de buna göre tesis edelim.” Rusların da Afganistan’ın tekrar bir radikal terörizm merkezine dönüşmesi anlamında ciddi kaygıları var. Çünkü o ihtimal, Rusya’yı “yakın uzaklar”, yani Türki cumhuriyetler coğrafyasında sıkıştırmaya ve tedirgin etmeye başlayacaktır. Ruslar da bunun tedirginliği içinde. Ama Amerikalıların da Afganistan’da battığını, Batı kaynaklı müdahalenin çöktüğünü tescil etmek ve bunun üzerinden bölgesel aktörlerle ilişkilerini pekiştirmek istiyorlar. Diplomatik pragmatizm ile harmanlaşmış şekilde Sovyetler’in çöküşünde yaşadıkları utancın telafisi bir bakıma. Son tahlilde uluslararası müdahaleyi oradan çıkardığınız anda merkezi hükümetin ayakta kalmasını güçleştiriyor ve bölgesel güçlerin birbiriyle sert rekabetinin önünü açıyorsunuz.

- Bu sert rekabetin tırmanması halinde en kötü senaryo ne olur?

Nükleer savaş… Bu düşük bir ihtimaldir ama ihtimaldir.

AİLEM BİR İDEALİN PARÇASI

Mustafa Kemal Atatürk, Afganistan Kralı Amanullah Han’ın eşi Kraliçe Süreyya ile İstanbul’da... Kraliçe Süreyya, Prof. Dr. Ahmet Han’ın da büyük halası..

- Afgan kraliyet ailesinden geliyorsunuz. Afgan modernleşmesinin fikri lideri Mahmud Tarzi büyük dedeniz. Kral Amanullah Han’ın eşi Kraliçe Süreyya ise büyük halanız ve kraliyet ailesinin sürgüne gönderilmesi sırasında diplomatik alanda arabuluculuk üstlenen Kasım Han öz dedeniz… Amanullah Han yönetimi devrilmese bugün bambaşka bir dünyanız olabilirdi… Köklerinizin olduğu ülke bugün maalesef Taliban ile gündemde..

Ailem, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye adına başardığı ve Türkiye’yi İslam coğrafyasının kalanına nazaran başka bir lige taşıdığı eskilerin tabiriyle mefkûrenin, idealin parçası… O ülkü, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında İslam coğrafyasında mürekkep yalamış münevverlerin bir kısmının ciddi şekilde peşine düştüğü ama bir tarafında Cemaleddin Afgani bir tarafında Mahmud Tarzi, bir tarafında Mustafa Kemal Atatürk gibi fikri ve siyasi devlerin paylaştığı bir ülkü… Bu insanların derdi, “Biz niye son 400 senedir Batı’dan sopa üstüne sopa yiyoruz.” İlginçtir bunu en dürüst şekilde tartışabilen iki ülke var: Biri Afganistan, diğeri Türkiye, çünkü ikisi de sömürge olmamış. Oryantalist şair Kipling’in sözleri vardır: Ey İngiltere, evlatların senin üzerinde güneş batmasın diye birçok yerde can verdi, en çok da Afganistan’da mealinde… Afganistan’ın imparatorlukların mezarlığı olması buralardan geliyor zaten. Osmanlı bir imparatorluk, Afganistan imparatorlukların mezarlığı… Biri sahip olduğu görece güçle, diğeriyse negatif güçle ya da karşısındakilerin iradelerini dayatma çabasını reddiyesi üzerinden görece bağımsız kaldıkları için bu iki ülkenin aydınları fikren daha ufku geniş kalmışlardır. Burada Afganistan özelinde, biraz da Afganistan’daki entelektüel hayatın İngiliz Hindistanı’ndaki entelektüel hayatla birleşmesinin etkisi vardır. Cemaleddin Afgani bunlardan biri, Mahmut Tarzi bir başkasıdır. Ama bunların hiçbiri Mustafa Kemal kadar başarılı olamamıştır. Türk aydınlanması destansı bir aydınlanmadır. Ve işte Mahmud Tarzi babası Afganistan’dan sürülüp Osmanlı toprağına geldikten, Şam vilayetine yerleştikten sonra Osmanlı entelektüel hayatının da bir parçası olmuştur. Öyle bir noktaya varmıştır ki daha Kurtuluş Savaşı’ndan önce Çanakkale Savaşı sırasında Haberlerin Işığı adıyla oranın ilk gazetesini çıkarmıştır Mahmud Tarzi. Ve benim ailemin buraya geliş öyküsünün kahramanı da Mustafa Kemal’dir. Özellikle onun, diğerlerinin hayallerini gerçekleştirerek taçlandırdığı Türkiye Cumhuriyeti’nin zihni, fikri ve fiili çekim gücüdür.

- Nasıl?

Mustafa Kemal, Mahmud Tarzi ve Amanullah Han’ın İslam âleminin modernleşmesi üzerine paylaştıkları ideolojik bir kök var. Ayrıca bu âlemin kendi kültür şuurunu koruyarak Batı’yla rekabet edebilir hale gelmesinin yolunun laik bir düzenden, aydınlanmacı reformlardan ve eğitimden, özellikle de kadınların eğitiminden geçtiğini düşünür. Mahmud Tarzi, sadece oğullarını değil kızlarını da bir biçimde tahsil sahibi yapmıştır. Çağının ötesinde bir adamdan bahsediyorum. Ben illa bir şeyin sorumluluğunu taşıyorsam sınırları aşan bu mirasınkini taşıyorum. Bu kimlikle bağlı olduğum için de şunu Türkiye’ye, vatanıma hatırlatmayı bir görev biliyorum: “Bu Batılıların, din farkı üzerinden bir uygarlık okumasıyla şüphe ettiğimiz ama baskısından, sömürüsünden bir türlü kurtulamadığımız bu “öteki” âlemin derdi, siyasetinin hiçbir zaman Taliban’la, bir basitleştirme yaparsak gericilikle filan olmamıştır ki…

- Kiminledir peki?

Nerede modernleşmeci, sekülerizme yaklaşan, kendi uygarlığını, aidiyetini doğru okuyan, yerel olanın karşılığının evrenselde bulunmadığı hiçbir durumda, etnografik olanın ötesinde, bir ehemmiyetinin bulunmadığını bilen insan varsa onlarla derdi olmuştur. Onun için İngilizler, Kraliçe Süreyya’nın yüzü açık biçimde Avrupa başkentlerinde çekilmiş fotoğraflarını Afgan dağlarına saçmış ve “din elden gidiyor” diye propaganda yapmış ve Amanullah’ı tahtından etmişlerdir. Bir tesadüf müdür Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan El Benna’nın Amerika görmüş olması… Bir tesadüf müdür Usame bin Ladin’in Suudi Arabistan’da oldukça iyi halli bir ailenin çocuğu olması… Bir tesadüf müdür Hamas’ın İsrail tarafından beslenmiş olması ve Filistin Kurtuluş Hareketi’nin çatlamasına neden olmak için kullanılması… Bence bunlar üzerinde durmak, benim duygularımdan daha önemlidir.